DOLAR 30,9961 -0.04%
EURO 33,7030 0.37%
ALTIN 2.020,240,12
BITCOIN %
İstanbul
10°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Fatma ÇİÇEK

Fatma ÇİÇEK

05 Şubat 2024 Pazartesi

Gezi Notları: TREN MÜZESİ-SELÇUK

Gezi Notları: TREN MÜZESİ-SELÇUK

5.Şubat.2024 09:53, I Güncelleme:5 Şubat 2024 09:54

5.02.2024 09:53, I Güncelleme:5 Şubat 2024 09:54

Arabamın olmadığı, uçak yolculuklarının yanından geçemediğim öğrencilik yıllarımın en sevdiğim ulaşım aracı trendi. İstanbul’dan kalkıp Ankara’ya okumaya gelmiş, iki ayda bir ailesini ve İstanbul’u özleyip ziyaretine gitmiş ben, ren yolculuğunu tercih ettim daima.
O yıllarda otobüs yolculuklarında sigara içmek yasak değildi. Bu bile otobüsleri sevmemem için geçerli bir neden oluşturmuştu. Diğer yandan benim gibi hareketli birisi için altı saat koltukta oturmak tam bir eziyetti. Oysa tren öyle miydi? Kalkarsın, dolaşırsın, yemek vagonunda bir şeyler yer içersin, tuvaletini kullana bilirsin. Hem koltuklar geniş hem öğrenci indirimi var, daha ucuz.

Ama en önemlisi Haydarpaşa Tren Garı. Canım Haydarpaşa, sana nasıl kıydılar, şimdilerde ne durumdasın bilmiyorum ama orada inemeyince, trene binmek de tüm cazibesini kaybetti. Sanırım bir de arabamın olması ve her yere onunla yolculuk yapmak beni tren yolculuğunun ötesine attı. Sevgimden bir şey kaybetmesem de en son trene Eskişehir’e gitmek için binmiştim. O da hızlı tren ne olduğunu anlamadan varmıştık bile.

Deniz kenarındaki bu nefis gar binası, canım Haydarpaşa buram buram tarih kokardı. Anadolu tamda, sanki orada biter merdivenlerinden inince Avrupa’ya geçerdim. Boyutlar arası bir kapı gibi. Ruhu olan, duyguları olan seni de duygulandıran bir yapıydı.

Otobüsü düz yazıya bile değil, basit bir gazete haberi metnine benzetirsem, tren şiirdi benim için. Doğu Ekspresi, Mavi Tren… O zaman en lüks ve hızlı olanı Mavi Trendi.

Kuşetliden almışsam bileti, gece yatarak yolculuk yapmak ayrı bir keyifti. Tek başıma koca bir kompartımanı kullandığım da olurdu, dört kişiyle geldiğimizde. İstanbul girişinde hava aydınlanmaya başladığında şimdilerde yok olan İstanbul’un şahane köşklerini seyretmek de bir başka hobimdi. Özellikle Bostancı, Kızıltoprak, Kadıköy…

Şimdi neden mi yazdım bunları? Nereden mi aklıma geldi trenler?

2023’ün Nisanında gittiğim ve yeni keşfettiğim bir müzeyi tanıtacağım size bu yazımda. 1991 yılında yeni tren yolu yapımına başlandığında kapatılan İzmir-Aydın demiryolu üzerinde, Çamlık Köyü’nde kurulmuş.

Türkiye’nin ilk demiryolu olan İzmir-Aydın Demiryolu’nun yapımına 1866’da başlanıp, 1976’da bitirilmiş. !991’de yeni yolun yapımına başlanınca bu hat kapatılıyor ve Çamlık Köyü üzerinde bulunan orjinal hattın bir bölümü üzerine, Avrupa’nın da sayılı tren müzesi olan müzemiz açılıyor. Müzenin oluşturulmasına 1991’de başlanıyor ve 1997′ de ziyarete açılıyor.


Yolunuz bu tarafa düşerse Efes Antik Kenti, Meryem Ana ve Şirince üçlüsüne müzeyi de ekleyin derim. Biz yine Efes’i, Meryem Ana’yı ziyaret edip Şirince’de bir gece konakladıktan sonra Söke Bafa Gölü kenarına inerken burayı da geziye dahil ettik. Bu kadar geç keşfettiğimize hayıflanarak tabi ki.

Selçuk’ta bulunan müzeye Şirince sapağından sonra yaklaşık 9 km kadar sonra ulaşıyorsunuz. Müze ile ilgili hiçbir tabela yok ne yazık ki. Neden böyle bir yerin tanıtımı yapılmaz anlamış değilim. Müze sağımızda kalacak şekilde göründü ama önünde kocaman bir restoran binası var. Bu restoron müzeye dahilmiş. Kahvaltı ve yemek yanında düğün organizsayonları da yapılıyormuş. Oldukça güzel bir yer. Biz önce bağlantıyı kuramadığımız için sağa dönüp, müzeyi solumuzda bırakarak girişini arıyoruz. Etrafında turlarken orada yaşayan biri ön taraftan, restoranın oradan giriş olduğunu söylüyor.

Sonunda müze bahçesine çift bölmeli, büyük bir kapıdan giriyoruz. Saat beşe yaklaşırken öğlenin yakıcı sıcağını geride bırakıyoruz. Bu sebepten mi bilmem yemyeşil, temiz bahçe biz de ferahlık hissi oluşturuyor. Burası oldukça büyük bir yer.

Buradaki trenler, binalar ve arsa tamamen TCDD’nin mülkiyeti altında. Ama müze yönetimi 99 yıllığına, sinyal memuru olarak Çamlık Tren İstasyonu’nda çalışmış bir memurun oğlu olan Atilla Mısırlıoğlu’na verilmiş.
Yapım Fransız, İsveç, Amerika, İngiliz, Çekoslavak, Alman olan 30 buharlı tren burada sergileniyor. Vagonların ve lokomotiflerin kapısı açık olduğu için içlerine binip, aksamlarını, düzeneklerini yakından inceleyebilir, yolcu koltuklarına oturabilir ve dilediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz.

Acele etmeden, tadını çıkara çıkara geziyoruz bahçeyi. Eski adı Aziziye olan istasyon ve mahalle adı Atatürk’ün isteği üzerine Çamlık olarak değiştiriliyor.

Müzede lokomotiflerden başka yaşını doldurmuş araçlar da sergileniyor. Örneğin vinç, su pompası, tamir atölyesi, döner platform, taşıyıcılar, Atatürk’ün tren temalı fotoğraflarının yer aldığı bir oda ve hatta Atatürk’ün gezilerini yaptığı tren. 9 yolcu vagonundan birisi bu. 1926 yılında, Almanya’da Atatürk için özel yapılmış, teknolojik ve güvenlik açısından diğer vagonlardan daha üstün üretilmiş. İçinde bir toplantı salonu, tam donanımlı bir mutfak, banyo ve yatak odası bulunuyor. Hepsi ziyaretçilere açık.

1957’de kafa kafaya çarpışarak 95 kişinin ölümüne sebep olan Şark Ekpresi’nin 45501 numaralı lokomotifi de sergileniyor. Yarımburgaz tren kazası adıyla anılan bu kazayı arama motorunda arattığımda sadece bir kaynakta bulabildim. Türkiye’nin en çok ölü sayısına sahip, en büyük kazası imiş.

Lokomotiflerden biride İngiliz yapımı, odunla çalışan ve dünyada sadece iki tane bulunan bir lokomotif olma özelliğinde.

Burası ilginç, eğlenceli bir bahçe. Tren özlemimi giderip, yeterince zaman geçirdikten sonra Söke tarafına harekete geçtik. Bafa Gölü kenarında kamp atıp, Yediler Manastırını yürüyüp, Kapıkırı’nda dolanmak niyetimiz. Ege’nin en sevdiğim rotalarından. Burasını da başka bir yazımda anlatırım. Ama niyetim hazır Kuşadası taraflarındayken bir müzeyi daha tanıtmak. Haftaya görüşürüz.

Devamını Oku

Gezi Notları: ADIYAMAN NEMRUT DAĞI

Gezi Notları: ADIYAMAN NEMRUT DAĞI

28.Ocak.2024 21:49, I Güncelleme:28 Ocak 2024 21:49

28.01.2024 21:49, I Güncelleme:28 Ocak 2024 21:49

Bu gün Adıyaman’dayız. Tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Nemrut Dağı’nda, dev ve gizemli heykeller arasında gün doğumu izliyoruz. Büyük bir uygarlığın, büyük bir hazinesi yatıyor burada. Kommagene adını sadece çiğköfte markası olarak bilen büyük bir çoğunluk yaşıyor bu ülkede. Tarih dolu topraklarımızda, tarihi hiç merak etmeyen, ilgilenmeyen, anlamayan büyük bir kesim var. Tarih ile koyun koyuna yaşayan ama onun hakkında bir şey bilmeyen insanları kötü evlilikle deki karı-kocalara benzetiyorum. Yıllarca koyun koyuna yatıp kişiliğini, duygusal dünyasını, alışkanlık ve zevklerini tanımayan kötü eşler gibiyiz.

Tarihten kalma bir abideye taş muamelesi yapıp adını kazıyanlar…Tarihi kalıntıları çöplüğe çevirenler… Elimizdekilerin kıymetini hiç bilemedik ezelden beri. Çünkü okumuyoruz, seyahat etmiyoruz, merak etmiyoruz ya da başka gailelerden bunları hayatımıza sokamamışız.

Cumhuriyetten önce, birçoğu yabancı arkeologlar tarafından yurt dışına çıkarılmış, kimileri padişahlar tarafından armağan edilmiş. Taşınabilir birçok tarihi eser yağmalanmış… Ne yazık ki. Şimdilerde devlet sit alanı ilan edip koruma altına aldı. Turizm amaçlı da olsa tarihi mirasa, antik kentlere daha bilinçli sahip çıkılıyor. İnsanlar sosyal medyadan özendiği için belki eskisinden daha çok ziyaret ediyor böyle yerleri. Tarihi şehir kalıntılarını, yapıları ve köprüleri daha çok merak ediyor, geziyor ve değer veriyorlar. UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesine alınan, geçmişi iki bin yıl öncesine dayanan bir güzellik. Nemrut Dağı Milli Parkı, il merkezine 87 km, Kahta ilçesine 43 km uzaklıktadır. Ulaşım Karadut Köyü’ne kadar asfalt, daha sonrası kilitli parke taşı kaplı yoldan, özel aracınız ya da tur araçları ile yapılmaktadır.

Milli parkın girişine, tesislere geldiğinizde aracınızı park edip, tesisin servis araçlarına binmek durumundasınız. Yaz mevsiminde bile gelseniz yanınıza mont, su, hatta battaniye almayı ihmal etmeyin ve servise binmeden bunları yanınıza alın, arabada bırakmayın. Tuvalete gitmeyi de unutmayın. Biz koştur koştur geldik, koşturmadan gelirseniz tesiste biraz dinlenin hatta. Vücudunuz yukarıdaki hava basıncına alışsın. Yine de bir şekilde malzemesiz geldiyseniz tesiste battaniye dahil her şey var ama pahalı.

Servisle 5-6 dakikalık bir yolu çıktık. Rakım yaklaşık 1500’lerde falan. Yani 500-600 metre daha yürüyerek tırmanılacak bir yolunuz kalıyor. Bu nedenle ayağınızda rahat ve kapalı bir yürüyüş ayakkabısı olsun. Biz sabah geldiğimiz için, doğrudan doğu terasının olduğu tarafı tırmandık. Batı terasının yolunun daha düzgün ve az eğimli olduğu söyleniyor. Nereden çıkarsanız çıkın sonuçta iki teras, yukarıda birbirine bağlanıyor.

Adıyaman’ın Kahta İlçesi sınırlarında yer alan 2 bin 150 metre yüksekliğindeki Nemrut, Kommagene Kralı 1. Antiochos’un tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırdığı mezar ve anıtsal heykellerden oluşuyor. Helenistik dönemim en görkemli kalıntıları olarak kabul ediliyor.

M.S 72 yılında Roma’ya karşı yapılan savaşın kaybedilmesi ile tarih sahnesinden silinen Kommagene Krallığı, neredeyse 2 bin yıl yalnızlığa terkedilir. 1881 yılında yöreyi gezen Alman Mühendis Karl Sester heykellere rastlar. Konsolosluğa haber verirken onların Asur harabeleri olduğunu düşünürler. Ne zaman ki Grekçe yazılmış 1. Antiochos’un ağzından kaleme alındığı kesinleşen tabletin sırrı çözülür, o zaman buranın Komaggane Krallığına ait olduğu anlaşılır. Kralın yasalarının da yer aldığı tableti çözen bilim insanı Otto Punchstein, tableti çözdükçe Arsameia, Samsat ve Fırat Havzasında da çalışmalar yapar. Bazı eserler müzeye taşınırken bazıları olduğu yerde bırakılır. Buranın bir başka özelliği de gün doğumu ve batımının özel bir görsel şölen sunması. Biz doğu gezimizi planlarken kimi yerde çadırda kaldık, kimi zaman yolculuğu geceye denk getirerek gezdik. Genel de üçüncü gün bir oteli tercih ettik böylece banyo yapıp dinlenme fırsatı bulduk. Bu şekilde gezimiz çok ekonomik oldu. Nemrut’a da gece yolculuğu yaparak geldiğimiz için gün doğumunu tercih ettik.


Bu arada müze kart burada geçerli, 18 yaş altına ücretsiz. Servis ve giriş için 240 lira (Ağustos 2023 de gelmiş zamlı hali bu yoksa daha önce 100 liraydı) ödüyorsunuz. Nemrut Dağı ziyareti sabah 04.00 da başlayıp akşam 20.00’da sona eriyor. Bu uygulama nisandan kasım sonuna yapılıyor, aralık başı ve mart sonuna kadar ziyarete kapalı.

Tepeye ulaştığımda fotoğraflarında gördüğüm dev heykellerin tahminimden daha büyüleyici, görkemli olduğunu gördüm. Doğrusu tüm koşuşturmalara değmişti. İlkokul yıllarımdan bu yana hayalini kurduğum, çok uzak bir ihtimal gibi görünen seyahati gerçekleştirmiştim. Mucize gibi bir yer. Büyülü, sıra dışı, çağlar ötesi.

Bu anıtsal heykeller 8-10 metre yüksekliğe sahip, kireçtaşı bloklarından yapılmış. Mısır Piramitleri gibi bunların da nasıl yapıldığının gizemi çözülememiş hala. Birçok arkeolog kireçtaşı bloklarının orada bulunduğu ve yerinde şekillendirildiği konusunda hem fikirmiş.
Doğu-batı-kuzey tersaları yer alıyor ve tanrı-tanrıça heykellerinin yanı sıra aslan ve kartal heykelleri de bulunuyor. Gökyüzünün koruyucusu kartal, yer yüzünün koruyucusu aslan dışında; Zeus, Apollo, Fortuna, Herakles gibi tanrı-tanrıça heykelleri, doğu terasında güneşin doğuşunu, batı terasında güneşin batışını selamlar konumda yer almaktadırlar.

Güneşin doğuşunu izleyip, terasları gezip, fotoğraf çektirdikten sonra araçlarımıza geri dönmeden önce, bir grubu gezdiren rehberin sözlerine kulak misafiri olmuştum. Amerikalı bir arkeologtan söz ediyordu. Buraya 31 yıl emek vermiş, 84 yaşında hiç evlenmeden ölmüş bir kadından. Neden evlenmediği sorulduğunda ben Nemrut ile evliyim dermiş. !901 de doğup, 1985’de ölen bu arkeolog kadının külleri vasiyeti üzerine Nemrut’a atılmış. Kale yakınında bir çay bahçesinde kahvemizi içerken, doğma büyüme buralı olan kahvenin sahibi, bu romantik söylemlerin tam tersi bir duygu haliyle söz etti arkeologtan. “Burayı sömürdü, sevdiğinden değil çıkarından buradaydı. Götürebildiğini götürdü.” diyerek ekledi, “tümülüsü de açtılar ama orada buldukları bir tablette, burayı açan ve içindekileri çıkaran kişilerin lanetleneceği yazıyormuş. Göze alamadılar ve kapattılar yeniden.”

Doğrusu çok ilginçti söyledikleri. Merak edip Googledan araştırdım. Theresa Goell isimli kadın, kralın mezarını bulmaya adamış kendini. 1953’te katılmış kazılara. İngilizce, Almanca, Fransızca bilen Goell, tercüman kullanmamış ve Türkçeyi de öğrenmiş. Yöre halkı ona dağın kraliçesi adını takmış ve çok severlermiş diye yazıyordu. Artık ne yaşandı, gerçek nedir bilemiyorum.

Biz arabaya bindikten sonra uzun yol dedikleri taraftan inişe geçtik. Çünkü asıl görülmesi gereken yerler buradaydı. (Buraya kısa ve uzun yol denilen iki taraftan çıkılıyor). 750 metre sonra Karakuş Tümülüsü’nü görebilirsiniz. Kadınlara ait bir anıt mezarmış burası ama tepesindeki kartal heykeli nedeniyle yöre halkı bu adı takmış.

Yine yol üzerinde Kral 1. Antiochus ile tanrının tokalaştıkları kabartma ve derin tünellerin bulunduğu bir alanda durduk. Sıcak artık kendini hissettirdiği için kıyafetlerimizi değiştirdik. Tepeden şehrin görüntüsü ve manzara seyre değer. Sabah yogamı da bu manzaraya karşı yaptım.

Köye indiğimizde konaklama hizmeti de veren bir yerde kahvaltı yaptık. Tüm gece sırayla araba kullanmış ve koştura koştura güneşin doğuşuna yetişmiştik. Yorgunluk, tokluk ve sıcak ile gelen güzel bir uyku çektik yemek yediğimiz çardakta.

Kale o gün kapalı olduğu için gezemedik. Hemen yanı başında ki köy kahvesinin bahçesinde kahve içip sohbet ettik, Alman arkeoloğun dedikodusunu dinledik.
Nemrut Dağı Milli Parkı içinde görülecek yerlerden biri de Cendere Köprüsü. Cendere Çayı üzerinde yer alan köprü, Roma İmparatoru Septimius Severus’un tarafından M.S 193-211 yıllarında yaptırılmış.

Bu nedenle Roma Köprüsü ya da Septimus Severus Köprüsü de denilmekte. 7 metre genişliğinde, 30 metre yüksekliğinde ve 120 metre uzunluğundaki köprü Roma mimarisinin muhteşem ve anıtsal bir örneği. Köprü hiç harç kullanılmadan yapılmış.

Her iki tarafta hafif bir rampa ile yükselerek ortada birleşiyor. İki yakasında da imparatorun ailesini simgeleyen ikişer sütun yer alıyor.

Altından geçen çayın kenarı piknik yapan, gezen ya da arabasını yıkayan insanlarla dolu. Çay bahçeleri de var etrafta. Birer çay içip, dinlendikten sonra başka bir güzelliğe doğru, aklımda deli sorularla sürüdük arabamızı. Zamanının oldukça görkemli, bilgi birikimine sahip, doğu ile batının sentezi bu imparatorluk nasıl olup da 30 liralık dürüme indirgenmişti.

Devamını Oku

AİZANOİ ANTİK KENTİ, FRİG VADİSİ VE AYAZİNİ

AİZANOİ ANTİK KENTİ, FRİG VADİSİ VE AYAZİNİ

14.Ocak.2024 19:41, I Güncelleme:14 Ocak 2024 19:41

14.01.2024 19:41, I Güncelleme:14 Ocak 2024 19:41

Yaklaşık 55 hektarlık, Kütahya, Eskişehir ve Afyonkarahisar sınırları içinde toprakları olan lebiderya bir vadiden söz ediyorum. Geçen haftaki yazımda, Eskişehir sınırları içinde yer alan kuzeyinden söz etmiştim. Bu hafta Kütahya ve Afyon sınırlarında yer alan güney kısmını gezeceğiz birlikte.

Dört mevsim gezilip görülebilecek, gezginlerin mutlaka uğradığı bir yer Frig Vadisi. Bağrında binlerce yıllık tarihi kalıntıyı saklayan, doğal güzelliklerle dolu bir vadi. Tam bir cazibe merkezi.

Yine erken bir saatte düştük yola üç arkadaş, soğuk bir ocak sabahında. 506 km’lik Frig Yolu, Friglerin kalbi Yazılıkaya’da birleşiyor. Gordion Antik Kenti (Polatlı-Ankara), Seydiler (Afyonkarahisar) ve Yenice Çiftliği (Ahmetoğlu Köyü-Kütahya) olmak üzere üç noktadan başlıyor ve bu yolun yapım projesi bölge valileri eşgüdümünde FRİGÜM (Frigya Kültürel Mirasını Koruma ve Kalkınma Birliği) tarafından destekleniyor. Yürüyüş yolları, bisiklet yolları yer alıyor. Biz önce Aizanoi Antik kentini görmeyi tercih ediyoruz ve Kütahya’ya varmaya yakın Çavdarhisar tarafına dönüyoruz.

AİZANOİ ANTİK KENTİ

Çavdarhisar ilçe merkezinde, Kütahya’ya 50 km uzaklıktadır. Frigya^ya bağlı yaşayan Aizanitis’lerin ana yerleşim yeriydi. Şehrin yüksek bir tepesinde bulunan Zeus Tapınağı’nın çevresindeki kazılarda saptanan izler, MÖ 3000 yıllarına uzanan bir tarihleri olduğunu ortaya koymuştur.

Roma İmparatorluğu döneminde tahıl ekimi, şarap ve yün üretiimi sayesinde zenginleşmiş, ünü yayılmış, MÖ 1. yüzyıl sonunda kentleşme başlamış veilk sikkelerin de bu dönemde basıldığı biliniyor.

ZEUS TAPINAĞI: MS. 1. yy da başlayıp 2. yy tamamlanmış Anadolu’da en iyi korunan, dünya da ise en sağlam olarak günümüze ulaşan, 9.30 m boyunda, yekpare sütunları ile dikkat çeken bir tapınak. Kilitlemetonozlama metoduyla inşa edilen alt bölümün mimari olarak dünyada bir benzeri yokmuş. Tanrılara hediye sunulan ve sunakların saklandığı depo, kehanet odası, Kibele’nin lült yeri olarak kullanılmış.

Aizanoi Antik kentinde 13.500 kişilik stadyum ile 15.000 kişilik bir tiyatro iki ana kapıyla birbirine bağlanmış. Bu dünyada eşi olmayan bir kombinasyonmuş.

Stadyumda dört yılda bir şehir olimpiyatları yapılır, kazanan oyuncu kenti temsilen Atina’ya gönderilirdi. Giriş kapısının doğu kısmında kazanan sporcuların adları yazılırmış. O dönem üç çeşit spor yapılıyor. Gladyatör- Gladyatöre karşı, Gladyatör-yabani hayvana karşı, Gladyatör suçlulara karşı.

Tiyatronun üç ana kapıdan girişi yapılırmış. Güçlü bir akustik sisteme sahip ve çok geniş süslemelerin varlığı dikkat çekici.

Pankalas Nehri üzerine beş tane köprü yapılmış o dönemde. 1-3-5 numaralar depremde yıkılmış, 2-4 numaralar hala ayakta. Dört numaranın hatta bir öyküsü olduğu söyleniyor. Kentin soylu, zengin ve yardımsever adamı Apiliaus Eurykles deniz yolculuğuna çıkar ve kaza geçirir. Hiç görmediği büyüklükte canlılar görürü, Kazadan sağ kurtulup dönünce kente köprü yaptırıp armağan eder. Köprününkorkuluklarına denizde gördüğü büyük deniz canlılarını figüre ettirir.

BORSA: 1970 Gediz depreminde Çavdarhisar merkez camisi yıkılı ve çalışmalarda borsa yapısı ortaya çıkar. Roma döneminde taze et ve balığın satıldığı pazar yeridir. Macellum 301 yılına kadar bu şekilde kullanılmış. Bu yıldan sonra Roma İmparatoru Dioclatianus enflasyonla mücadele etmek için ürünlere maksimum fiyatlar belirler ve bunu kararname olarak yayınlar. Bu tarihten sonra yapı borsa olarak anılır. Dünyanın bilinen ilk borsasıdır.

Burada incelenecek o kadar güzel kabartmalar var ki. Zeus tapınağı göz alıcı bir güzellikte. Saatlerce gezilebilir ama biz daha başka yerlere uğrayacağımız için fotoğraf çekimi de yaptıktan sonra İhsaniye Döğer’e geçiyoruz. Önce Üçler Kayası Köyü’ne uğruyoruz. Burası küçük bir köy. Peri bacaları, mağaralar ve yüksek tepelerle çevrili. Üç adet kral mezarı bulunduğu için adı Üçlerkayası olmuş. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanıyor. Köyde her adımda farklı bir manzara, büyülü bir atmosferle karşı karşıya kalınıyor.

Bu civarlardaki başlıca eserler Aslankaya Tapınağı, Kapıkaya Tapınakları, Nallıkaya Kaya Mezarları, Kral Midasîn Hazine Odaları, Peri Bacaları ve Tescilli Gelin Mağarası, Peri Bacaları ve Asırlık Leylek Yuvası.

Asırlık Leylek yuvaları beni çok etkiledi. Oradan topladığım leylek tüyleri ile çok güzel bir rüya kapanı yaptım.

ASLANKAYA TAPINAĞI: Döğer Kasabasına 4 km mesafede Emre Gölü yakınında bulunan yüksek kaya kütlesini güney ve kuzey yüzü düzeltilerek oluşturulmuş bir üçgen çatılı anıttır. Kuzey yanına kükremiş ve iki ayağı üzerine şaha kalkmış bir erkek aslan, diğer yüzüne de kartal başlı, kanatlı bir sfenks yapılmış.

MEMEÇ KAYALIKLARI: Emre Gölü’ne giderken yol üzerinde olan Memeç Kayalıklarına uğradık önce. Bizans döneminde kilise, mezar odaları ve barınaklar yapılmış. Burada atlarla gezi yapabilirsiniz. AROG filmi burada çekildikten sonra çok ilgi görmeye başlamış.

EMRE GÖLÜ: Döğer sınırları içindee, yüz ölçümü 5 kilometrekare, Afyonkarahisar’ın doğal yollardan oluşmuş en küçük gölü. Göl adını Yunus Emre Tekkesi’nden alıyor. Etrafında Frig Kaya Anıtları, piknik alanı, sosyal tesisler bulunuyor. Kano, bisiklet ve ATV gezisi yapmak mümkün. Kış olduğu için biz bunlarla hiç ilgilenmedik, fiyatları da bilmiyorum doğrusu.

Kırkmerdivenler diye bir kayalık var. Baca gibi içinden merdivenle gölün kenarına iniliyor. oldukça ilgi çekici. Biz orayı görmeye gidiyoruz. Bulunduğu alanda, arabada gözleme yapan bir teyze, çay kahve satan eşi küçük bir düzen kurmuşlar. Araba dediysem, at arabası. Domates, salatalık, meyve, bisküvi gibi yiyecekler de bulunuyordu. Doğrusu o soğukta sıcak gözleme ve çay iyi gitti.

Gölün etrafında dolaştık biraz, nisan ve mayıs aylarında göçmen kuşlar gelirmiş buraya. Pelikanlar özellikle. Göl üstünde avlanırken topluca hareketleri oldukça güzel görüntüler çıkarırmış.

AYAZİNİ

Ve akşam olmaya yakın Ayazini kasabasına geldik. Belki ışıkların azaldığı saatlerinde etkisi vardı, size kendinizi bambaşka bir boyutta hissettirecek bir ortamdan söz edeceğim. İhsaniye ilçesine bağlı, kutsal mekanları ve ticaret yollları üzerindeki konumu nedeniyle Friglerden sonra Romalılar, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından da kullanılmış.

Burada gezilecek yapıların ilki yekpare bir kayaya oyulmuş Meryem Ana Kilisesi. Bizans’tan kalma olduğunu öğreniyoruz. Sırasıyla Nazlı Kilise, Aslanlı Mezar, Metropolis Katı Yerleşimi, Kybele Kutsal Alanı, Açık Apsis, Nekropolis, Merdivenli Mekan ve Azizler Şapeli….Görkemli bir açık hava müzesi gibi.

Frigya vadisinin bu tarafı sıcak su kaynakları sebebiyle tarihte !Şifalı Frigya’ olarak ünlenmiş. Gazlıgöl ve Hüdai kaplıcaları ile ilgili şöyle bir efsane anlatılıyor:

Frigya Kralı Midas’ın kızı büyür, güzelleşir. Fakat nazar değer genç kıza vücudunun her yerinde yaralar çıkar. Her geçen gün çirkinleşen ve yaralar yüzünden acı çeken kız aklını oynatmaya başlar. Kendini yollara vurur. Kızının durumuna çok üzülen Midas onun peşine gözcüler takar. Ayazini yakınlarına gelen prenses otların arasında yerden fışkıran bir memba görür. Kendini suya atar ve kana kana içer. Su vücuduna değdikçe bir farklılık hisseder. Ferahlar, rahatlar ve derin uykuya dalar. Uyandığı zaman yaraların kuruduğunu görür. Prensesin iyileştiğini gören gözcüler, onu krala götürür. Kral kızını iyileşmiş görünce çok şaşırır ve sorar “seni kim iyileştirdi?”

Eski güzelliğine hızla ulaşan prenses “beni biri değil, ülkede çıkan bir su iyileşirdi.”

Midas bunun üzerine suyun herkese şifa olması için hamam yapılmasını emreder. Gazlıgöl o gün bugündür insanlara şifa dağıtır.

Köyün meydanına geldiğimizde bir mekana kendimizi atıyoruz. Yorgun ve üşümüş olarak. Sobanın etrafına oturup, sahibiyle sohbet ederek bir şeyler içiyoruz. Efsane kral Midas, fabllarıyla ünlü Ezop, Flütüyle Frig dağlarında dolaşan yarı insan-yarı keçi Marsiyas’ın hikayelerini dinliyoruz. Burası kendine özgü, mistik, sakin bir yer.

Frigler buraya yerleşirler, MÖ 9. yy’ın başlarından itibaren Eskişehir, Kütahya, Ankara ve Afyonkarahisar’ın büyük bir bölümünü kapsayan güçlü bir devlet kurmuşlar. İlk kralları Gordios, ölümünden sonra da oğlu Midas başa geçiyor.

MÖ 700’lü yıllarda Doğu Anadolu’ya giren Kimmerlerin saldırısı sonucu zayıflarlar. Bugün kullandığımız birçok müzik aletinin mucidi olan Frigler, ‘Şirinler’in şapkasına ilham veren başlıktan, ‘fibula adı verilen çengelli iğne ye kadar pek çok eşyayı insanlığa kazandırmıştır. Tüf kayaya oyulmuş Avdalaz Kalesi, çok katlı ve çok odalı haliyle, bir apartmanı andırıyor. Bilgi doğrulanamasa da ilk apartmanı onların yaptığı söyleniyor. Yine Midas’ın kızı iyileşince yaşamını burada sürdürmüş ve ilk alaturka tuvaletin de burada kullanıldığı söyleniyor.

Burayı bir cazibe merkezi haline getirimek için birçok girişimde bulunuyorlarmış. İzmir’in Şirince’si, Bursa’nın Cumalıkızık’ı varsa Afyon’un da Ayazini olsun istiyorlar.

Sokakların birini nazar boncuğu, birini şemsiye, birini gül şekilli sabunlarla süslemişler. Oldukça güzel bir görüntü ortaya çıkıyor.

Biz karnımızı doyurup, yöre ile ilgili sohbetimizi de yaptıktan sonra dönüş yoluna geçtik. Şimdi hedefim güzel havalarda, hatta konaklamalı o tarafları yeniden gezmek. Geniş zaman da, sindire sindire, üşümeden, yürüyerek…Soğuğu hiç sevmiyorum. Haftaya görüşmek üzere, hoş kalın.

Devamını Oku

Gezi Notları: SAKARBAŞI, FRİG VADİSİ, MİDAS ŞEHRİ

Gezi Notları: SAKARBAŞI, FRİG VADİSİ, MİDAS ŞEHRİ

7.Ocak.2024 14:35, I Güncelleme:7 Ocak 2024 14:41

7.01.2024 14:35, I Güncelleme:7 Ocak 2024 14:41

Yeni yılın ilk yazısında hepinize merhaba sevgili okurlar. Neşe, mutluluk, güç, bereket, sağlık sizinle olsun. Hayat şartlarının hepimizi zorladığını şu günlerde, dayanma gücümüz artsın, tutundugumuz dallar çoğalsın.
Bu hafta size havalar ısınınca çadır konaklamalı ya da bu havalarda günü birlik gidebileceğiniz bir rotadan söz edeceğim. Önce konaklamalı rotamızı anlatayım, haftaya da aynı yerin farklı noktalarını geçebileceğiniz günü birlik bir rotayı tanıtayım.

Eskişehir’de deniz yok ama dalış merkezi olduğunu biliyor muydunuz?
Bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Bundan dört yıl önce, Sakarya Nehri’nin doğduğu noktalardan biri olan Sakarbaşını duyar duymaz bir keşif gezisi yapmaya karar verdik. O zamanlar gezilerin ve normal hayatın sürdüğü, pandeminin hayatımızı ele geçirmediği zamanlardı.
Daha sonrası pandemi zamanı ve hatta geçen kış yine gittim. Bazıları özel bazıları grup götürdüğümüz gezilerdi.


Sakarbaşı’na , Ankara’dan özel aracımızla gittik çünkü oraya başka türlü gitme imkanınız yok. Tam kaynağın çıktığı yerde kamp alanı olarak da kullanılan, günü birlikçilerin piknik yaptıkları çardak ve barbekülerin yer aldığı yeşil bir alan var. Alanda bekçiler, tuvaletler ve çardaklarda elektrik mevcut.

İhtiyaçlarınızı alabileceğiniz bir market var ama beklentiniz yüksek olmasın. Siz yine de yanınızda erzaklarınızla gelin. Ayrıca gölün etrafı yemek yiyebileceğiniz, çay kahve içebileceğiniz mekanlarla çevrili . Dilerseniz suyun içinde masalarda, dilerseniz sedirli oturma alanlarında balık yiyebilirsiniz.

Eskişehir merkeze 65 km uzaklıkta, Çifteler İlçesinde bulunuyor. Biz oraya geç saatte varmıştık. Mekanlardan birinde bir şeyler yemiş ve alanla ilgili bilgi almıştık. Görevli kamp yapabileceğimiz alanı gösterince çadırımızı kurduk ve dinlenmeye çekildik. Oldukça sakin ve güzel bir yer.

Sabah erkenden ortalıkta kimse yokken uyanıp etrafı gezdik. Fotoğraf çektik. Parkın ortasında güzel bir havuz var. Ördekler, atlar var etrafta.


Burada bisiklet sürebileceğiniz yollar, dalış yapabileceğiniz bir doğal havuz, küçük bir lunapark, mangal yakabilme olanağı var. Dalış yapmak istemezseniz yüzebilirsiniz. Su oldukça berrak.

Sakarya nehrinin doğduğu iki merkezden birisi Sakarbaşı. Yemyeşil doğası, bol oksijeni ve tatlı su dalışının yapılıyor olması en önemli özelliklerinin başında geliyor. Su sıcaklığı 18-22 derece olduğu için yaz-kış her mevsim dalış yapılabiliyor.

Suyun berraklığı ve manzarası, suyun doğuşunu izleme olanağı, özellikle deneme dalışı ve sualtı fotoğrafçılarının tercih etmesine neden oluyor.

Beş dalış nokatsı olduğu söylendi. Bulunduğumuz yerdekinin adı Gökgöz. Dört buçuk metre derinliğe sahip, en çok canlı çeşitliliğine sahip ve endemik bir tür olan Palaemonates Turcaum karidesinin yaşadığı yer. Ve en çok deneme dalışı burada yapılıyormuş.

Çadırımızın önünde kahvaltımızı yaptıktan sonra toparlanıp yola düştük. Çünkü Frig Vadisine yakındık. Oraları gezerek Eskişehir merkeze inmeye karar verdik.

Frig vadisi 3000 yıl önce Frigyalılar tarafından kurulmuş, kayalara oyulmuş evler, kaleler, anıtlardan oluşan kocaman bir medeniyet ve nefis bir coğrafya. Keşif gezimize arabamızla geldik ama daha sonra grup getirdiğimizde 8 km’lik bir parkuru yürüyerek ulaştık Yazılıkaya’ya. Oldukça güzel bir yürüyüş parkuru. Trekking yapmayı sevenlere önerilir. Tarihle baş başa kalıp tadını çıkarabileceğiniz bir yer.

Dümdüz ve kilometrelerce uzanan bir vadi, yani adı vadi, Ihlara vadisi gibi derin bir vadi düşünmeyin.
Ünlü Midas’ın kulaklarını herkes bilir. Midas ya çok yaygın bir isim ya da kral anlamına gelen bir ünvan olabilir çünkü farklı yüzyıllarda Kral Midaslara rastlanmış. Gelelim Midas’ın kulakları efsanesine.

Müziğin, sanatın, güneşin, ateşin ve şiirin Tanrısı Apollon gümüş liri ve Kır Tanrısı Pan da kavalı ile bir enstrüman yarışına girer. Jüride Midas da vardır. Apollo’nun lirinin sesi herkesi hayran bırakır. Herkes oyunu Apollon’a verir ancak Midas oyunu Pan’dan yana kullanır. Apollon eşek olsa senden iyi anlar müzikten diyerek onun kulaklarını eşek kulağına çevirir.

Efsane bu ama gerçekten de Midas’a ait olduğu düşünülen bir kafatasında yapılan incelemeler, Midas’ın kulaklarının görüntüsünde bir bozukluk olduğunu göstermiş. Anne karnında yakalandığı ve ender görülen bir hastalık nedeniyle asimetrik bir görüntüsü olan kulaklarını Midas serpuş ile gizlermiş. Kulaklarını niye sakladığını bilmeyen halkın böyle bir hikaye uydurmuş olabileceği görüşü de var.

Kral Midas’la ilgili anlatılan bir hihaye de şudur: Frig Krallığının kurucusu Gordios ölür. Ülke lider kim olacak diye düşünmeye başlar. Kahinlere danışılır. Kahinler Şu andan itibaren şehre arabasıyla ilk giren kral olur der. Günler önce annesi ile Fethiye’den yola çıkan Midas şehre girer ve kral olur. İşin aslına gelince tarihi kaynaklarda Kral Gordios’un Fethiyeli bir kadınla evli olduğu söyleniyor. Midas’ın onların çocukları olduğu düşünülüyor.

Eskişehir’in Han ilçesinde yer alan Yazılıkaya Köyü’nde ki Yazılıkaya Platosu, Friglerin dini merkezi, Kibele inanç merkezi ve askeri soylu sınıfın yaşadığı Frig Kaleleri ile bir sit alanıdır. “Kral Yolu” olarak bilinen izleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1994 yılında “Antik Yol” olarak tescillenmiş.

Frigler için başkent Gordion, en güçlü politik merkez, Midas Şehri de en önemli dini merkez olarak kabul edilmiş. Frig döneminde şehrin surlarla çevrili olduğu düşünülüyor. Şehrin ana girişi doğu yönünde,
vadinin güney ucunda, yüksek ve sarp tüf kayalardan oluşan Yazılıkaya platosu üzerinde, batı ve kuzeyden gelen yolları kontrol altında tutacak şekilde konumlanmış şehir .
Uzunluğu 650, genişiliği 320 metredir. Vadi tabanından 60-70 metre daha yukarıdadır. Yaz sıcağında bile efil efil esen rüzgarda bunalmadan gezebilirsiniz.

Ana kapıya doğru çıkan rampaya kral yolu deniliyor ve kaya kütleleri üzerinde yol boyu figüratif kabartmalar yer alıyor. Basamaklı sunaklar, kaya tüneli, anıtsal kaya sarnıçları, çok sayıda kült yapı ve oda mezarları yer almakta.

Keşfe geldiğimizde araba ile gezdiğimiz için, zamanımız kalmıştı ve Eskişehir merkeze inmiştik. Ancak sonraki gelişimizde grupla gelip, 8 km’lik yürüyüşle buraları gezince köyün içindeki kafede bir şeyler yedikten sonra bizi bekleyen arabamıza binip, Ankara’ya geri döndük.

Hem kamp yapıp doğada olmak, hem trekking yapıp sağlıklı kalmak ve tarihin izini sürmek için çok ideal bir hafta sonu programı.
Gezi boyu bol fotoğraf için malzemeniz olacak emin olun. Yol boyu çiçek tarlaları, gerçekten cezbedici.
Haftaya sizi Yazılıkaya:ya başka bir rotadan götüreceğim. Buna kışın gitmiştim o nedenle yaklaşan tatil de seçenek olabilir. Gezilerimizin bol olduğu bir yıl diliyorum.

Devamını Oku

Gezi Notları: BELEN KAHVESİ, ORMANCI ve BAY MUSTAFA

Gezi Notları: BELEN KAHVESİ, ORMANCI ve BAY MUSTAFA

24.Aralık.2023 14:40, I Güncelleme:24 Aralık 2023 14:41

24.12.2023 14:40, I Güncelleme:24 Aralık 2023 14:41

“İnsanların türküleri kendilerinden güzel
Kendilerinden umutlu
Kendilerinden kederli
Daha uzun ömürlü kendilerinden
Sevdim insanlardan çok türkülerini
İnsansız yaşayabildim
Türküsüz hiçbir zaman…”

der Nazım Hikmet türküler için. Türkülerin olduğu yerde çiçekler açar, kuşlar cıvıldar. Derin ırmaklar akar hasrete doğru, gurbete giden yardır türküler, askere giden oğludur. Ana’dır, Anadolu’dur.

Neşet Ertaş, Mahsuni, Aşık Veysel’dir.
Türkü dinlemek de o türküleri anlamakta belli bir birikim, yaşanmışlık, derinlik ister.

Saz çalmayı öğrenmeye çalıştığım şu günlerde daha da bir anlam kazandı türküler. Eskiden beri türkülerin hikâyelerini merak etmek gibi bir huyum oldu. Kim için, hangi olay için, hangi şartlarda yazılmış…

Çok sevdiğim türkülerden olan ve hikâyesini öğrendiğim günden bu yana hüzünlendiğim ‘Ormancı’ türküsü ve hikayenin geçtiği Belen Kahvesi’nin varlığını öğrenir öğrenmez gitmek için can attım. Ege’ye uzanan ilk yolculuğumda programıma dahil ettim ve üç yıl önce rüyam gerçekleşti.

Ormancı türküsünü bilmeyen yoktur sanırım:

“Aman Ormancı,
canım ormancı,
köyümüze getirdin yoktan bir acı”

Bilmeyenler, bir çok sanatçıdan bulup dinleye bilir ama ben en çok Müzeyyen Senar ‘ın sesinden seviyorum.

Peki bu acıklı türkünün kendisinden acı öyküsünü biliyor musunuz? Bilmeyenler için anlatayım:
1946 yılında Gevenes köyünde yaşanmış bu acı olay. Şimdiki adı Çaybükü olan, Muğla’nın Menteşe İlçesine bağlı Gevenes köyü.

Kahve oldukça yüksek bir yerden tüm ovayı ve köyü görüyor. Manzarası harika. Merdivenlerden çıkınca çok samimi ve şirin bir atmosfer sizi içine çekiyor.

Kulağımıza çalınan ormancı türküsü ile o yılları gittim. Kahvenin o zamanki halini canladırmaya çalıştım gözümde.

Evin içine girmeden önce yazılanları okudum, içerisi sakinleşince tek tek her eşyaya, fotoğrafa baktım. Ormancının büyük bir acıya yol açan sinirini ve pişmanlığını, Bay Mustafa’nın en yakın arkadaşını öldürmenin verdiği vicdan azabını, Tevfik’in yaşama hasret, erken gidişini anlamaya, hissetmeye çalıştım. Belki birkaç dakika içinde her şey olup bitmiş ve herkesin hayatı geri dönülemeyecek bir şekilde değişmişti. Olaydan bir iki dakika önce, kimse olacakları bilmezken, neşeyle gülerken… İki ocağa ve dahi köyün içine ateş düşmüştü.

1922 yılında doğar Mustafa Şahbudak, ağanın oğludur. En yakın arkadaşı Tevfik Cezayir’dir. 1946 yılına gelindiğinde Tevfik, köyün muhtardır. Kahvede her akşam dama maçı yapar bu iki can ciğer arkadaş.

Çok çekişmeli ve dostça oynana bu oyunların sonunda seyirciler kaybedenden bir şeyler içtiği için, zevkle seyreder ahali.

Bir akşam kahvede yine dama oynarken köyün ormancısı, Mehmet İn girer içeri. Biraz da sarhoştur ormancı. Komşu köy olan Çiftlik köyde çıkan yangının evraklarını götürmesi için bekçiyi ister muhtardan.

Muhtar seçim sonuçları ilçeye gidecek öncelik onun diyerek kabul etmez teklifi, oyuna döner. Ormancı söylenmeye, küfretmeye başlar. Köylüler dışarı çıkarır Mehmet İn’i ama o içeri girer, dama masasını yumruklayarak devirir. Buna sinirlenen Mustafa, ormancıyı tokatlar.
Kamasını çeken ormancı Mustafa’yı kolundan yaralar.
Korkutmak için belindeki tabancayı çekip yere rastgele ateş eder Mustafa. O esnada Tevfik, ormancının koluna yapışır, yeniden bıçakla saldırmasın diye. Yerden seken kurşunun biri ormancıya gelir fakat cebindeki sigara tablası onu kurtarır. Diğer kurşun Tevfik’e isabet eder.

Kanlar içinde yığılan Tevfik bir sedye yapılarak, o zamanın zor koşullarında 23 km taşınarak Muğla’ya götürülür.
Çok kan kaybeder Tevfik.
Doktora arkadaşını kurtarması için yalvarır Mustafa. Öleceğini anlayan Tevfik, Mustafa’yı çağırır ve helallik ister. Mustafa 4 yıl hapis yatıp çıktıktan sonra bir daha köye dönmez. Bu olayı unutmaya çalışır yıllarca. 83 yaşında 2005 yılında bir hastane odasında ölür.

Ormancı olaydan hemen sonra tayin isteyerek köyü terk eder. 90’lı yılların başına kadar yaşar.

Gevenes köprüsü yakınındaki değirmende çalışan Pisili Tahir Usta tarafından bestelenir ve tüm Türkiye’de tanınan bir türkü olur.

Olaydan sonra kapanan Belen Kahvesi, neredeyse yıkılma noktasına gelir. 2005 yılında Muğla Valiliği orayı alıp, kamulaştırarak, restore eder. İçine de olayla ilgisi olan kişilerin bilgileri, eşyaları ve balmumundan heykellerinin olduğu mini bir müze yapılır. Olayla ilgili bilgiler ve türkünün sözleri kapı girişinde asılıdır.
Köyü ve ovayı tepeden gören bir konumda. Bahçesinde kahvenizi içip, manzarayı seyrederek, başta ormancı türküsü olmak üzere ege türküleri dinleyerek vakit geçirebilirsiniz.

Kahveye çıkmadan önce köyün yakınlarında ki Gevenes taş köprü ile içinde Müzisyen Pisili Tahir usta ve eşinin maketlerinin bulunduğu değirmeni gezebilirsiniz. Değirmen küçük bir yapı. Sonrasında 1 km kadar yukarıdaki Belen Kahvesine çıkabilirsiniz.

Kahvenin yakınlarında otoparka arabamızı bırakıp hafif bir yokuştan yukarı yürümeye başladık. Yol boyu hediyelik eşya ve yöresel ürünlerin satıldığı stantlar yer alıyor. Burası köyün sakinleri için gelir kaynağı oluşturuyor. Belen Kahvesinin köye kazandırılması ile turizm merkezi haline gelen köy hareketlilik kazanmış.

Muhtarın dallardan yapılan sedyeye yerleştirilişi, 23 km yolu aşarken Mustafa’nın yarası ve dahi gönül yarası, telaşı her metreyi bir km’ye çevirmiş midir? Tevfik ne düşündü son anlarında, en yakın arkadaşı tarafından kazayla öldürüleceği aklına gelir miydi hiç? Hastaneye varınca doktora onu kurtar onu yaşat diye yalvaran Mustafa, son dakikalarında arkadaşından helallik isteyerek ölen Tevfik ve apar topar köyden kaçan ormancı Mehmet.

Bu olay türküleşmeseydi unutulup giderdi, en azından muhatapları ölüp gidince, torunları en fazla bir hikaye gibi anlatırdı birilerine. Oysa Türkiye’nin sevdiği, hüzünle dinlediği, hikayesini öğrendiği, kalkıp kahvesini ziyarete geldiği, kişilerini ölümsüzleştiren bir hikayeye dönüştü, türkü sayesinde. Yolunuz Muğla Yatağan taraflarına düşerse, bir kahve içimi uğrayın derim. Kahve her yerdeki kahvede, kahvehane her yerdeki kahvehane değil

Devamını Oku