DOLAR 30,9951 -0.04%
EURO 33,6257 0.11%
ALTIN 2.018,280,02
BITCOIN %
İstanbul
10°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Emre Kaptan

Emre Kaptan

17 Şubat 2024 Cumartesi

ABD Ortadoğu’dan Çekilecek Mi?

ABD Ortadoğu’dan Çekilecek Mi?

17.Şubat.2024 16:32, I Güncelleme:17 Şubat 2024 16:32

17.02.2024 16:32, I Güncelleme:17 Şubat 2024 16:32

Daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, “çekilmek zorunda kalacak mı?” diye sormak lazım. Çünkü, hiç bir emperyalist güç, zorunlu kalmadıkça, işgal ya da ilhak ettiği topraklardan kendi istek ve iradesiyle çekilmez.

Bugüne kadar, işgal ya da ilhak edilmiş hangi topraklardan çekildilerse biliyoruz ki, ezilen, baskı ve sömürü altına alınan halkların başkaldırısı sonucu çekilmişlerdir. Afganistan bir yana, Fransız emperyalizminin son bir iki yıl içinde çoğu Afrika ülkesinden kovulması, resmi olmasa da işgal gücü olarak bulundurduğu askerlerini geri çekmek zorunda kalması bunun örneğidir.

Şimdi benzer tartışma, ABD ve “koalisyon gücü” adı altındaki diğer emperyalist güruhun Irak’tan çekilmeleri için yapılıyor. Bu tartışmayı yapanlar bizzat işgalci ABD kurumlarıdır. Daha açık bir ifadeyle, ABD ordusu, Savunma Bakanlığı ve benzer kuruluşlar arasında böyle bir tartışmanın sürüp gittiği söylentileri var. “Söylenti” deyip geçemeyiz. Zira bazı şeylerin “şüyuu vukuundan beterdir”. Bir işgalci gücün aklına “geri çekilmek” düşmüş ise, bu geri çekilme, çok uzun sürmez, şöyle ya da böyle gerçekleşir.

Emperyalistlerin Irak’tan çekilmeleri, başka herhangi bir yerden çekilmelerine benzemez; benzemeyecek. Örneğin, Fransa’nın Afrika’da Nijer’den çekilmesinin etkisi, başka ülkeleri dolaylı biçimde etkilese de doğrudan etkilemez; etkilemedi.

Irak’ın konumu ise bambaşkadır. ABD ve diğer emperyalistlerin Irak’tan çekilmeleri başta G.Kürdistan, Suriye ve Rojava olmak üzere, etkileri İran, Türkiye, Lübnan, Ürdün, Yemen ve siyonist İsrail’e kadar uzanacak; bütün bu bölgede, deyim uygunsa, deprem etkisi yaratacaktır.

Ortadoğu’da taşları yerinden oynatan gelişmenin, Filistin devriminin 7 Ekim’de siyonist İsrail’e karşı beklemediği bir saldırıyla başlattığı savaş olduğu biliniyor. Siyonist İsrail’in tam bir soykırımı amaçlayan vahşi savaşı çeşitli ülkelerdeki bütün Arap halklarını ayağa kaldırdı. Arap halkları, başta Yemen olmak üzere, İsrail’e karşı harekete geçtiler.

Irak’ta örgütlü silahlı güçler, siyonist İsrail’in tüm savaş suçlarının ortağı ve hamisi ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri işgal üslerine ağır silahlarla saldırılar başlattılar. ABD Irak’ta ağır ateş altına alındı. ABD, bu saldırılara saldırılarla karşılık verdi. Ama ABD saldırıları, Irak’taki silahlı güçlerin direnişini kırmaz, aksine ateşe dökülmüş benzin etkisi yapar; öyle de oluyor. ABD’nin her saldırısı karşı saldırılara yol açıyor ve tersi de doğru: ABD emperyalizmi, prestij ve caydırıcı gücünü kanıtlamak için, her saldırıya karşılık vermek zorunda hissediyor kendini. Böylece, Irak ve Suriye topraklarında ABD’ye karşı adı konmamış bir savaş başlamış oldu. Savaş, şimdilik karşılıklı saldırılarla sürüyor.

Bu, ABD için, tam bir yıpratma savaşıdır. Düne kadar askeri işgal üslerinde “tehlikesiz” oturmaya alışmış ABD askerleri, birden bire başlarına yağan füzelerle, roket yağmuruyla karşılaştılar. Tıpkı siyonist İsrail askerleri gibi, ABD askerlerini de korku, panik, sinirlerin bozulması, depresif ruh hali sardı. Bütün bu gelişmeler üzerine ABD ordusunun komuta kademesi, Irak ve Suriye’de bulunmanın gereksizliğini tartışmaya açtılar.

En az bunun kadar önemli bir başka gelişme, işbirlikçi Irak hükümetinde ortaya çıktı. Irak hükümeti, kendi halkının baskısı sonucu gelecek kaygısına düşerek, ABD ve onu fino köpeği gibi takip eden “Koalisyon Güçleri”nin “kendi topraklarından” çekilmelerini istedi. Her iki taraf, ister Irak halkının öfkesini yatıştırmak için olsun, ister başka amaçlarla olsun; “çekilme” görüşmelerinin başladığını doğruladı.

Hem ABD’nin hükümet koridorlarında yapıldığı söylentisi çıkan “çekilme” tartışmaları, hem de Irak ve ABD tarafından gerçekliği iki tarafça doğrulanan “çekilme” görüşmeleri Ortadoğu’yu sarsacak bir depremin habercisi kabul edilmeli.

ABD ve diğer emperyalistleri Ortadoğu’dan çekilmeye zorlayan bir başka önemli gelişme, Yemen silahlı güçlerinin Kızıldeniz’de, Bab el Mandep Boğazı ve Aden Körfezi’nde emperyalist devletlerin ticaret yollarını kesen savaşı başlatması oldu. Bilindiği gibi, Yemen silahlı güçleri, siyonist İsrail’le bağlantılı, ona mal götüren ya da ondan mal taşıyan her türlü geminin geçişine engel olacağını ilan etmişti.

Bu, siyonist İsrail’in bir çeşit abluka altına alınmasıydı. Yemen silahlı güçleri, her türlü bedeli ödeme pahasına, bu politikalarını hayata geçiriyorlar. ABD ve İngiliz emperyalistleri, yanlarına başka emperyalist devletleri de alarak, Yemen güçlerine geri adım attırmak için tüm güçleriyle saldırıya geçtiler. Ancak onların bu saldırıları yeni bir savaş cephesi açmaktan başka bir işe yaramadı.

Böylece, ABD ve diğer emperyalistlere karşı, Filistin toprakları dahil, Irak-Suriye ve Yemen topraklarında yeni yeni cepheler açılmaya başladı. Şüphesiz, bunlara eli kulağında bekleyen Lübnan cephesini eklemek gerek. Siyonist İsrail, Lübnan Hizbullah’ı ve Lübnan’ın kendisine karşı bir savaş başlatmak için her türlü kışkırtmayı yapıyor. Çünkü, kendisi için tek çıkış yolunun ABD-İngiliz emperyalistleriyle birlikte diğer emperyalistleri de içine çekecek bir genişletilmiş savaş olduğunu hesaplıyor.

NATO ve faşist Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı yürüttükleri savaş da hesaba katıldığında bu kadar savaş cephesinin ABD için bile, içinden çıkılmayacak kadar fazla olduğu görülecek. Bu yüzden ABD ve İngiliz emperyalistleri, kudurmuş köpek gibi sağa sola saldıran siyonist İsrail’i durdurmaya, savaşı yaymasını önlemeye çalışıyorlar. Başaracaklar mı, yoksa siyonist İsrail’in peşinden sürüklenerek geniş çaplı bir savaşa mı girecekler göreceğiz.

Ama şurası net: Bir çok cephede savaşmak zorunda kalan ABD emperyalizminin ilk geri adım atacağı yerin Irak olduğu ortaya çıkmıştır.

Devamını Oku

Yaşamın Kazanması İçin!

Yaşamın Kazanması İçin!

7.Şubat.2024 13:06, I Güncelleme:7 Şubat 2024 13:08

7.02.2024 13:06, I Güncelleme:7 Şubat 2024 13:08

Hepimizi tarifsiz bir acıya ve dehşete düşüren o korkunç 6 Şubat gecesinin üzerinden tam bir sene geçti. Ne ölümüze ağlayabildik, ne dirimize sevinebildik. Tarifi gerçekten çok zor bir durum. Her gün yeniden ve yeniden yaşadığımız korkunç bir acı.

Acının rakama gelir yanı yoktur. Bu devletin rakamlarının ise gerçekle alakası yoktur. Hiçbir zaman olmadı. Hiçbir zaman, hiçbir “felakette” gerçek sayıları açıklamadı. Kimleri nasıl kaybettiğimizi bile öğrenemeden, moloz yığınları kepçelerle dolduruldu kamyonlara. Molozlar arasında parçalanmış cesetler… Onca karşı çıkışa, bilimsel uyarıya kulak asmadan alelacele boşaltıldı sağa sola. Malum, acelesi vardı rant peşinde koşanların. “Allahın lütfu” peşinde koşan dinci faşist iktidarın başı ve avenesi, ölümlere seyirci kalmakla yetinmeyip, yıkım adeta katlansın diye her türlü kasıtlı beceriksizliği sergileyen bu güruh, acılarımızdan da yüksek karlar devşirmenin derdine düşüverdi.

Kuşku yok, sorun bu hükümet, onun başındaki zat ve avenesi değil. Nice hükümetler gördük, nice “doğal felaketler” sırasında. Bir eksik, bir fazla, yoktu birbirinden farkları. Kimileri deprem yardım paralarıyla memur maaşları ödedi, kimileri o yardım paralarını bir anda iç etti. Ama hiçbiri yıkıma uğrayan yoksul halkın yarasına bir parça merhem olmaya yeltenmedi.

Ne yerbilimcilerin uyarı ve önerileri dikkate alındı, ne geleceğe dönük önlemler gündeme geldi. Acılar yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Ve önümüzde göz göre göre gelmekte olan daha büyük “doğal afetler” var.

Devlet ve hükümetler zerre oralı değil. Evet, bu aşikar. Fakat suçu bu kısımla sınırlamak doğru değil. Ya da hatta bir adım daha atalım. Deprem sonrası hakkında muazzam bir öfke oluşan, yıkımın ölçeğinin bu denli büyük olmasının sorumlularından olduğu defalarca açıklanan mevcut Antakya belediye başkanının (“ana muhalefet” CHP’lidir kendisi) önümüzdeki yerel seçimlerde yeniden aday gösterilmesi, bir bütün olarak “burjuva siyaset dünyasının” emekçi halk karşıtı özünün çarpıcı bir göstergesidir kuşkusuz. Ama yaşanan acının sorumluluğunu salt “burjuva siyaset dünyası” ile sınırlamak da doğru değil. Burjuva siyaset, tıpkı burjuva devlet gibi, bu sorunun önemli parçalarındandır. Ama her ikisinin de üzerinde yükseldiği ortak temel, mevcut kapitalist üretim ilişkisinin ta kendisidir.

Kimse kalkıp “Japonya da kapitalist bir ülke” diye başlamasın. Tarihsel ve toplumsal doku farkları bir yana, emperyalist ülkelere öykünen altı boş genel geçer itirazlarla faturayı en iyi ihtimalle siyasete, en kötüsü ise “cahil halka” kesen bu aklı evveller, örneğin Fukuşima’daki suyun okyanusa salınmasında görüldüğü gibi, aynı kapitalist temelden beslenen “siyasi kültürün benzerliği”ni bir an olsun düşünmezler!

Tekrar tekrar söylüyoruz. Temel suçlu, kapitalist üretim ilişkisidir. İnsanı ve doğayı değil, en başa karı koyan, üretimin kendisini bile kar uğruna katlanılması gereken bir zorunlu bela olarak gören, gölgesini satamadığı ağacı kesen, kar uğruna milyarlarca insanın sağlığını korkunç salgınların pençesine atan, aynı kar uğruna milyonlarca insanın hayatlarına mal olan savaşları çıkartan… kapitalizm, her tür “doğal felaket”in gerçek anlamda bir “toplumsal felakete” dönmesinin asıl sorumlusudur.

Bilimciler üstüne basa basa söylüyor: Deprem değil, çürük bina öldürür! Doğru, ama eksik. Çürük binalar hangi temelde yapılıyor? O binalarla kurulu bir plansız (çarpık) kentleşme, hangi temelde doğuyor? (Sözün burası, insanların normal evlerde değil, sadece bir yatak konulan adeta tabutluklarda yaşamın alabildiğine yaygın olduğu Japonya dahil, tüm kapitalist dünyayı kapsar.)

Çarpık kentleşme denilen şey, kapitalist kentleşmenin ta kendisidir. Kentleşmenin ve kentlerin temel haline gelişi zaten kapitalizmin ürünüdür. Kapitalist sanayileşme kırsal yapıyı çözer, mülksüzleştirilen (“ilkel birikim süreci”) yığınlar, işgücü olarak kentlere, atölye ve fabrika gibi üretim birimlerinin kurulduğu alanlara çekilir. Kapitalizmin şafağında bu, genel olarak üretim biriminin (fabrika, maden, tersane vb.) kurulduğu alana hızlı bir işgücü göçü ile yaratılan kentler şeklinde gelişti. Doğal olarak bir merkezi planlamanın ürünü olarak değil, tamamen bireysel sermayelerin karlı görülen alanlara yaptıkları yatırımlarla büyüdü. Bizim gibi kapitalist gelişmesi emperyalist dönemde, emperyalizme bağımlılık temelinde geç gerçekleşen ülkelerde ise, bu süreç, tam bir kaotik kentleşmeyi yarattı. Kırsal doku, kapitalist sanayileşme hızının çok ötesinde bir hızla çözüldü. Kentlere hücum oldu. Kentlerin dış çeperlerinde muazzam bir hızla büyüyen gecekondular (Latinlerde “teneke kentler”, Macarların dilinde “varoş”lar, barakalar), geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısının temel görüngülerinden biriydi. Bu “gecekondu semtlerinin/mahallelerinin” her seçim döneminde iskana açılması, derme çatma çok katlı binaların hızla serpilip gelişmesi, altyapının tüm bu plansızlığı beslemekten alabildiğine uzak olması… Tüm bunları ülke olarak biz bizzat yaşadık. Bizimle birlikte Latin Amerika ve Güney Asya başta olmak üzere hemen tüm bağımlı ülkeler yaşadı.

İster emperyalist ülkeler olsun, ister bağımlı kapitalist ülkeler olsun, farketmez, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan, merkezi planlamadan yoksun bir üretim biçiminde başka türlü olması mümkün değildir. Kapitalist düzende bireysel çıkar denen şey, toplumsal çıkarın üzerindedir. Haliyle özel çıkar sağlamak, kar (ve bu karın biçimlerinden biri olarak rant) elde etmek, kapitalist kentleşmenin itici gücüdür. Konut yapımı, günümüzün “modern uydu kentleri” dahil çeşitli yapı projeleri, tamamen rant elde etmek için spekülasyona dayalı olarak gerçekleştirilir. Kapitalist kentlerin tarihsel olarak oluşum sürecindeki çarpıklığı geçtik, ki bu çarpıklık günümüz kentlerinin tümünün temelinde yer almaktadır, bugünün ileri teknolojisinde de aynı çarpıklık süregitmektedir. Çünkü işin temeli, kapitalist üretim ilişkisidir.

Hükümetler, belediyeler, kimi arazileri iskana açarken “işin getirisini” düşünürler, insan ve çevre sağlığını değil. Kuşkusuz yasalar vardır, zemin etüdü, çevre raporu vs. türlü çeşit kriterler mevcuttur. Ama “işin getirisi”, yani bu işten hükümet ve belediyenin ne kazanacağı, bu işten belli bazı “özel çıkarlar” grubunun neler kazanacağı, yatırılan sermayenin kendini kaça katlayacağı, tüm bu “mevcut kriterleri” her adımda aşındırır, esnetir ve çoğu durumda büsbütün geçersiz kılar. Bu türden yozlaşma ve çürüme, bu düzende bir yazgı halindedir. Aynı şekilde konut yapımını üstlenen firmalar ise kar marjlarını yükseltmek için maliyetleri aşağı düşürme yolunu tutarlar. Ve her zaman ilk ödün verilen güvenliktir. Hem işçi sağılığı ve güvenliği, hem yapılan binaların güvenliği…

İşin bir kısmı budur. Öbür kısmı ise, kapitalist toplumda belediye ve hükümet, yozlaşma ve çürümeye ne denli direnirse dirensin, bütüncül, merkezi olarak planlanmış, insan sağlığına uygun ve çevreye uyumlu kentler kurma yetenek ve dürtüsünden uzaktır. Emperyalist ülkeler dahil, aksi bir örnek gösterilemez.

Kentin planlı ve düzenli biçimde kurulmasında özel mülkiyet ve bireysel çıkar yoktur. Bu yüzden de bireysel çıkarın temel olduğu kapitalist toplumda planlı kentler beklemek, hayalciliktir. Kapitalist toplumda bizi bekleyen şey, her doğal etkenin hızla bir “toplumsal felakete” yol açmasından başka bir şey değildir.

Deprem, sel, büyük yangınlar, toprak kayması… Kapitalist toplumda bunların her biri emekçi yığınların yaşamını tehdit eden toplumsal felaketlerdir. Bu yüzdendir ki deprem, sel, orman yangınları vb. “doğal felaketler” değil, kapitalizm öldürür.

İnsanlık ve doğa, bu düzen altında ölüm kalım ikilemine gelip dayanmıştır. Ya toplumsal devrim kapitalizmi ortadan kaldırır ve doğayla uyumlu bir toplumsal yaşamın kapıları açılır, ya da kapitalist sömürü düzeni, insanlığı ve doğayı çöken kapitalist uygarlığın enkazları altında yok oluşa sürükler.

Devamını Oku

Kadın Çaresizlik, Nasıl Anlatılır?

Kadın Çaresizlik, Nasıl Anlatılır?

6.Şubat.2024 11:08, I Güncelleme:6 Şubat 2024 11:08

6.02.2024 11:08, I Güncelleme:6 Şubat 2024 11:08

Nasıl anlatılır, nasıl yazılır, kendimi nasıl anlatacağım hiç bilmiyorum.

6 Şubat depreminden beridir, ülkenin neredeyse tamamı gibi benim de psikolojim alt üst. 6 Şubat’tan beridir bir an olsun yalnız kalmak işkence.

Bunları yazmak, “bunları yaşayan ben değilken, psikolojim alt üst” demek bana utanç veriyor. Yine de yüzsüzlük edip utana sıkıla dökeceğim içimi, aynı zamanda tarihe nottur her biri.

6 Şubat’ta İstanbul havalimanına geçmek üzere evden çıktım. Biraz bekletildik. Hemşire olarak çalıştığım hastanede, grup grup gideceksiniz dediler. Saatler artık 7 Şubat’ı gösterdiğinde gece yarısı ancak geçebilmiştik havalimanına. Havalimanında yaşanan kaosu çok fazla insan yazdı çizdi, tarihe kaydedildi o notlar, videolar, fotoğraflar… Bu nedenledir ki bir de benim anlatmama gerek yok. Yaklaşık 19 saat havalimanında bekledik. Bu süre zarfında bazı çalışma arkadaşlarımız gidemeyecek olma umutsuzluğuna kapılıp evlerine geri döndüler hatta uçak içerisinde bile saatlerce bekletilince uçaktan dahi inip evine dönenler oldu.

8 şubat gecesi Antep Havalimanına indik ancak ekibimden ayrılmıştım. Onlar Adana uçağına binmişti ve o uçakta yer kalmayınca ben Antep uçağına kavga dövüş binebilmiştim. Antep havalimanından saat geç oldu deyip Antep AFAD merkezine götürdüler. Orası da tam bir kaostu. Hem depremzede insanlar vardı hem de dışarıdan gelen yüzlerce insan. Bu insanlar, yarın ne yapacaklarına dair en ufak bir bilgiye sahip değillerdi. Kimse bir açıklama yapmıyordu. Yarın Hatay, Adıyaman, Nurdağı artık nerede ihtiyaç varsa oraya geçilecek diye tek bir bilgiye sahiplerdi.

Antep buz gibiydi. Bu kadar soğuk olur muydu bu memleket, doğduğum büyüdüğüm şehir sanki ilk defa bu kadar soğuktu? Kalabalık arasında yer buldukça oturdum, gözlerimi kapattım, ağladım ve bir şekilde sabah oldu. Antep memleketim, gece karanlığında görememiştim çok. Gündüz gözüyle görünce açıkçası içim rahatlamıştı. Herhangi bir yıkım görememiştim o bölgede ve yolda. İnsanlar cami, spor salonu gibi alanları doldurmuşlardı. Depremin büyüklüğü ile henüz yüzleşememiştim Antep’te.

Sabah, herkes ekibini oluştursun nereye gitmek istiyorsa oraya gitsin dedi AFAD yetkilisi diye düşündüğüm birisi. Hatay’a gidecek bir ekibe ‘’tek kişiyim lütfen Hatay’a gitmem gerek’’ diye rica minnet kendimi kabul ettirmiştim. 2 gündür uykusuzdum ve artık soğuk içime işlemişti. Otobüsün camından vuran güneş ile uykuya dalmışım. Bir an otobüste ki insanların şaşırma sesleriyle uyandım. Nurdağı’ndan geçiyorduk. Yollar inanılmaz şekilde yarılmıştı. Nurdağı’na tepeden bakıyorduk ve Nurdağı çok kötüydü. O görüntüyü görünce ne yapacağımı bilemedim elim ayağıma dolaştı acaba Yavuzeli de böyle miydi? Araban nasıldı? Köyümü düşünmeye başladım. Dönsem nasıl dönecektim? Araç yok köye nasıl gidecektim? Diğer tarafta Hatay’da enkaz altında olan yoldaşım, arkadaşlarım vardı…

Ne yapacağımı bilemesem de depremin büyüklüğü ve yıkıcılığı ile hala tam olarak yüzleşmiş değildim ama.

İskenderun’dan, Belen’den geçiyorduk genellikle binalarda yarıklar vardı. Sonra Antakya’nın girişinde araç bizi bırakmak zorunda kaldı. Defne’ye gidecektim Uğur Mumcu Parkı’na…

Antakya’da araçtan indiğim an depremin yıkıcılığı, yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Depremden 6-7 saat sonra uykudan uyanıp ancak o zaman haberimin olması, o an çok utandırmıştı beni. Bunca insan, buz gibi soğukta, acı ve korku dolu bir şekilde gün aydınlanmasını beklerken, ben sıcacık yatağımda uyuyordum.

Depremin 3. günü tanık olduğum acıları tariflemekte zorlanırken ben o sabah sıcak yatağımda uyumuş olmaktan aylardır utanıyorum.

3. gün… yürüyerek tüm o acıların, belki de hafiflemiş haline, tek tek şahit olacaktım.

Bir savaşın ortasında yürüyordum, kurşunlar bir tek beni ıskalayıp geçiyordu yanımdan. İnsanlar vurulup düşüyordu yere, ben yürümeye devam ediyordum kurşun yağmurunda, bir silahım yoktu karşı kurşun sıkmaya.

Tam anlamıyla bir can pazarıydı ancak ben farkında bile değildim sadece yürüyordum. Bir hedefim vardı ve o hedefe ulaşmak için sadece yürüyordum. Kimsenin acısını hissedemiyordum, kimseyi anlayamıyordum, hiçbir şeyi algılayamıyordum, bağırışlar, çığlıklar, ağlama sesleri, küfürler hiç birini duymuyordum.

Sonrasında çok acı verecekti bana o sokaklardan yürüyüp geçmek montumla ve botumla.

Ve yine sonrasında çok isteyecektim o gün orada o acıların bir parçası olabilmeyi.

Duygularımı, aklımı tamamen yitirmiştim. Algım kapanmıştı. Duyu organlarım kör, sağır ve dilsizdi. Tüm yol boyunca tek damla gözyaşı akmadı benden. Bir çok şey görüyordum ancak sadece bakıp geçiyordum yanından.

Bir kaldırımda yürüdüğümü hatırlıyorum, bir anda önüme yan yana dizilmiş 3 ceset çıkmıştı. Cesetlerden birinin üzerinde bebek battaniyesi vardı yüz ve gövdesini ancak kapatabilmişti, bacakları açıktaydı. Bir diğer ceset ise belli ki enkazdan çıkan bir perdeye sarılmıştı. Üçüncüyü hatırlamıyorum. Cesetlere bir cinsiyet atayamıyorum kadın mıydı erkek miydi? Ya da çocuk cesedi miydi? Hatırlayamıyorum. Ben her gün böyle 3 ceset önünden geçiyormuş gibi, hiç ürkmeden hiç şaşırmadan, hiç duraksamadan kaldırımdan inip cesetlerin yanından yürüdüm ve sonra kaldırıma tekrar çıkıp yoluma devam ettim.

Arabadan ilk indiğimizde bazı insanlar koşarak yanımıza gelmişti. Sanırım Suriyeli bir kadın açıp bebeğinin poposunu göstermişti, Arapça bir şeyler söyleyerek. Hiç Arapça bilmiyorum. Çantamı açıp el-yüz kremimi verdim ona. Arapça bilmemek canımı sonradan çok yaktı.

Aylar sonra o kadının, araç görünce yardım geldiğini düşünerek, koştuğunu ve bebek bezi istediğini anlayınca kahrolacaktım. Benden bebek bezi bekleyen kadına el yüz kremi verip, yoluma koyulacaktım, hatta yolu yürümeye başlamadan önce bir de tuvalet var mı diye soracaktım. Her yerin yıkıldığını görüp, yıkılmasa da içine girilecek gibi olmadığını görüp oradaki insanlara tuvalet soracaktım.

Algılarım kapanmış, beynim durmuştu. Her yerin yıkıldığını görüyor fakat tuvalet soruyordum. Yürümeye başlayınca tuvalet ihtiyacımı da unutmuştum. Bağıran, ağlayan, birbiriyle kavga eden, küfreden insanların arasından geçerken unutacaktım elbette tuvaleti.

Sahi neden gelmiştim Hatay’a?

Ben duygularımı ne zaman kaybetmiştim?

Bu güç müydü bencillik mi?

Kucağında bebekle çaresizce enkaz başında bekleyen, ağlayan insanların yanından yürüyüp geçecek kadar duygusuz muydum ben hep?

Neden gelmiştim ne yapıyordum burada? Yaptığım tek şey yürümekti. Uğur Mumcu parkına yürümek. Sadece buna odaklanmıştım, gözüm başka hiçbir şey görmüyordu. Öyle odaklanmıştım ki o parka varmaya, yanımda acı çeken insanların omzuna dokunmaktan bile geri durmuştum. Yalnız kalıp bunları düşünmeye başlayınca acı çekmeye başlayacaktım. O gün tek damla akmayan gözyaşım artık her yalnız kalışımda boynuma kadar süzülecekti.

Düşündükçe çıldıracaktım ancak hiçbir zaman o insanlardan daha fazla olmayacaktı çıldırmam.

Yıkılan sokaklarda benim çocukluğuma dair izler olmayacaktı ancak bu derin yıkım benim de ruhumu saracaktı…

Ruhumu bu yıkımdan çıkarabilmek için yazacaktım bunları. Yine kendimi düşünerek, yine bencilce… Aslında defalarca yeltendim yazmak eylemine ancak yazamadım, kalktım hep masanın başından. Belki duygularımı değil bir sağlıkçı olarak izlenimlerimi paylaşacaktım ama onu da başaramadım. Bir sağlıkçı olarak, bir kadın olarak, bir insan olarak kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim çünkü…

Yoldaşımın kardeşi çıkmıştı enkazdan, mosmor göz çevresi.

“Babamı çıkaracağım” diye bağırıyordu, enkazdan babasının cesedi çıkarken. Yoldaşım “n’olur bir şeyler yap, sakinleştir” diyordu, ancak ben bir sağlıkçı olarak o kadar çaresizdim ki…

Enkaz altından çıkan annesinin ağlamaya dahi mecali yoktu, kısılmıştı çıkmıyordu sesi. O an bir insan olarak o kadar çaresizdim ki…

Hiç bu kadar tatmamıştım “çaresizlik’’ denen bu iğrenç duyguyu. Evet çok çaresizdim.

Çaresizdim ancak çok güçlüydüm. Her gün; tanıdığım, bir şekilde dokunduğum insanların öldüklerini görüyordum sosyal medyada. Hatta sınıf arkadaşımın ve yoldaşımın cesetleri enkaz altındaydı ancak ben güçlüydüm Samandağ’ın köylerine ilaç götürüyordum. Beni ilaç hazırlamaktan alıkoymuyordu yoldaşımın cesedinin enkaz altında olması ya da sınıf arkadaşlarımın, tanıdığım insanların ölmesi.

Gerçekten etkilemiyordu beni insanların ölmesi. Dört bir yanımız cesetti zaten. Parkta beraber kaldığımız insanlar mutlaka birden fazla yakınını kaybetmişti ve ben de kaybetmiştim işte. Normaldi. Orada, Uğur Mumcu Parkında bu çok normaldi.

Yas tutmak nedir? Cesetler nasıl çıkacak, insanlar ne yiyip ne içecek? İlaçlar nereye gidecek? Evet bu hareketliliğin içinde güçlüydüm, diriydim, dinçtim, ağlamıyordum. Bir kez sadece bir kez ağladım. Boşluğuma denk gelmişti. Yalnızdım çadırda, ağlamıştım. Günlerdir o kadar güçlüydüm ki, o gün 3-5 dakikalık yalnız kalmak mahvetmişti beni. Tüm gücüm o an alınmıştı sanki ellerimden. Kötü hissetmiştim kendimi bir de benim ağlamamla mı uğraşacaktı insanlar?

Sonrasında ne oldu ne yaptım hatırlamıyorum. Yaşadığım bir çok şeyi de hatırlamıyorum aslında.

O hareketlilik içinde tekrar güçlenip devam ettim. Taa ki İstanbul’a, evime dönene kadar. İstanbul’a döndükten sonra, tamamen kaybettim o gücü. Artık her yalnız kalışımda o 3 cesedin önünden tekrar geçiyorum. Fakat bu sefer cesetleri fark edince duraksıyor, ürküyor, ağlıyor ve montumu bacakları açıkta kalan cesedin üzerinde bırakıyorum.

Her yalnız kalışımda; o Suriyeli anneye bebek bezi arıyorum ve enkaz başında ağlayan insanlara sarılıp, ben de hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.

Artık her yalnız kalışımda Antakya’dan Uğur Mumcu Parkına yeniden yürüyorum. Uğur Mumcuya varınca yoldaşıma, kardeşine, annesine sarılıyorum, sarılıyorum, sarılıyorum.

Bir kez daha yaşar mıyım bu çaresizliği? Bir kez daha bulabilir miyim böyle bir gücü? Bilmiyorum. Yazmak, bu buhrandan uzaklaşmaya yetecek mi bilmiyorum. Yazdım işte hatırlayabildiğim ne varsa utana sıkıla.

Devamını Oku

2023 Yılında En Az 1932 İşçi İş Cinayetlerinde Katledildi!

2023 Yılında En Az 1932 İşçi İş Cinayetlerinde Katledildi!

18.Ocak.2024 10:27, I Güncelleme:18 Ocak 2024 10:27

18.01.2024 10:27, I Güncelleme:18 Ocak 2024 10:27

İSİG Meclisi’nim raporuna göre 2023 yılında en az 1932 kişi işçi iş cinayetlerinde katledildi.

İşçi Sağlığı Ve İş Güvenliği Meclisi 2023 yılı iş cinayetleri raporunu yayınladı. Rapora göre 2023 yılında İSİG önlemlerinin alınmaması nedeniyle en az 1932 işçi iş cinayetlerinde katledildi. AKP’nin iktidara gelişinin 22. yılında her geçen yıl emekçiler aleyhine yasalar çıkarılarak, artan enflasyon ve giderek azalan alım gücü, hak ve özgürlük mücadelelerine karşı süreklileşen bir baskı ve güvencesiz çalışma koşullarının yaşama geçirilmesiyle her yıl iş cinayetlerinin arttığı belirtilerek iktidarın bir “İş Cinayetleri Rejimi” oldu ifade edildi.

Raporda 3 Kasım 2002 tarihinden bugüne 21 yılda iş cinayetlerinde en az 32 bin 478 işçi hayatını kaybettiği belirtildi. 2002 yılından Kasım ayı itibariyle her yıla ait iş cinayetlerine de yer verildi.

Rapora göre 2002 yılının son iki ayında en az 146 işçi, 2003 yılında en az 811 işçi, 2004 yılında en az 843 işçi, 2005 yılında en az 1096 işçi, 2006 yılında en az 1601 işçi, 2007 yılında en az 1044 işçi, 2008 yılında en az 866 işçi, 2009 yılında en az 1171 işçi, 2010 yılında en az 1454 işçi, 2011 yılında en az 1710 işçi, 2012 yılında en az 878 işçi, 2013 yılında en az 1235 işçi, 2014 yılında en az 1886 işçi, 2015 yılında en az 1730 işçi, 2016 yılında en az 1970 işçi, 2017 yılında en az 2006 işçi, 2018 yılında en az 1923 işçi, 2019 yılında en az 1736 işçi, 2020 yılında en az 2427 işçi, 2021 yılında en az 2170 işçi, 2022 yılında en az 1843 işçi ve 2023 yılında en az 1932 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybettti.

2023 Yılında En Az 1932 İş Cinayeti Yüzde 66’sını ulusal basından; yüzde 34’ünü ise işçilerin mesai arkadaşları, aileleri, iş güvenliği uzmanları, işyeri hekimleri, sendikalar ve yerel basından öğrenilen bilgilere dayanarak tespit edilebilen 2023 yılında en az 1932, her gün “en az” 5 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Raporda 3 Kasım 2002 tarihinden bugüne 21 yılda iş cinayetlerinde en az 32 bin 478 işçi hayatını kaybettiği belirtildi.

Ocak ayında en az 115 işçi, Şubat ayında en az 261 işçi, Mart ayında en az 130 işçi, Nisan ayında en az 123 işçi, Mayıs ayında en az 147 işçi, Haziran ayında en az 160 işçi, Temmuz ayında en az 184 işçi, Ağustos ayında en az 206 işçi, Eylül ayında en az 154 işçi, Ekim ayında en az 151 işçi, Kasım ayında en az 145 işçi ve Aralık ayında en az 156 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

İş cinayetlerinin yüksek olduğu iki döneme dikkat çekildi.

• 6 Şubat depremlerinde çalışırken ya da iş dolayısıyla bölgede bulunan en az 158 işçinin ölümünün kayda alındığı Bu yüzden 2023 yılında en fazla işçi ölümü Şubat ayında oldu.

• Bu yıl tarım iş kolunda iş cinayetlerinde artış görüldü. Özellikle Haziran-temmuz-Ağustos aylarında tarım alanlarında çalışmanın artması nedeniyle bu aylarda iş cinayetlerinde artış görülüyor.

2023 yılında iş cinayetlerinin istihdam biçimlerine göre dağılımı şöyle;

1649 ücretli (işçi ve memur) ve 283 kendi nam ve hesabına çalışan (çiftçi ve esnaf) hayatını kaybetti. Yani ölenlerin yüzde 85’sini ücretliler yüzde 15’ini ise kendi nam ve hesabına çalışanlar oluşturuyor.

2023 yılında iş cinayetlerinin işkollarına göre dağılımı şöyle:

İnşaat, Yol işkolunda 389 işçi; Tarım, Orman işkolunda 371 emekçi (194 işçi ve 177 çiftçi); Taşımacılık işkolunda 221 işçi; Konaklama, Eğlence işkolunda 157 işçi; Ticaret, Büro, Eğitim, Sinema işkolunda 116 emekçi; Belediye, Genel İşler işkolunda 100 işçi; Metal işkolunda 97 işçi; Gıda, Şeker işkolunda 58 işçi; Sağlık, Sosyal Hizmetler işkolunda 55 işçi; Madencilik işkolunda 51 işçi; Gemi, Tersane, Deniz, Liman işkolunda 47 işçi; Enerji işkolunda 44 işçi; Petro-Kimya, Lastik işkolunda 39 işçi; Savunma, Güvenlik işkolunda 30 işçi; Tekstil, Deri işkolunda 29 işçi; Çimento, Toprak, Cam işkolunda 28 işçi; Ağaç, Kâğıt işkolunda 24 işçi; Basın, Gazetecilik işkolunda 10 işçi; Banka, Finans, Sigorta işkolunda 3 işçi; İletişim işkolunda 2 işçi; Elimizdeki veriler ışığında çalıştığı işkolunu belirleyemediğimiz 61 işçi hayatını kaybetti.

• İş cinayetlerinin yoğunlaştığı (981 işçi ölümü) üç işkolu bulunuyor. “Güvencesiz çalışma”nın hakim olduğu inşaat, tarım ve taşımacılık. Uzun çalışma saatleri, yoğun çalışma, sigortasız çalışma ve her türlü kuralsızlığın hakim olduğu bu işkollarında sendikal örgütlenme yok gibi ya da zayıf ve belli mesleklerde toplanıyor.

• İnşaatlarda dış cephe iskele, çatı, asansör boşluğu vb. yüksekten düşmeler ölümlerin yarıdan fazlasını oluştururken diğer iki temel neden ise ezilme/göçük ile elektrik çarpmaları.

• Özellikle mevsimlik tarım işçilerinin çalıştıkları bölgelere ya da tarlaya yolculuğu sırasında uygun olmayan ulaşım araçlarının kullanılması, eskiyen traktörler, işçilerin barınma-dinlenme-temizlik alanlarının yetersizliği, kene ısırmaları vb. ölümlerin temel nedenlerini oluşturuyor.

• En çok işçi ölümünün meydana geldiği üçüncü işkolu ise taşımacılık. Yoğun çalışma, mobbing, uzun çalışma saatleri, uygun olmayan yollar ve araçlar, beslenme ve uyku düzensizliği vb. sorunlar iş cinayetlerine davetiye çıkarıyor. Ölümlerin yüzde 75’ini trafik kazaları oluştururken diğer önemli bir neden ise çalışma koşullarına bağlı kalp krizleri.

• Moto kurye ölümleri de bu nedenlerden dolayı ölümlerin arttığı bir meslek olarak bu yıl da öne çıkıyor. 2023 yılında en az 68 moto kurye iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Moto kurye ölümlerine taşımacılık değil ana işverenden dolayı konaklama işkolunda yer veriliyor.

• Gıda işkolu 58 işçi ölümü ile en çok iş cinayetinin meydana geldiği sekizinci işkolu olsa da ölümlerde geçen yıla göre oransal olarak büyük bir artış söz konusu. Tavuk, makarna, un, gazoz, süt, yem, su, cips, yağ, fırın ve devlet işletmelerinde yüksekten düşme, araç altında kalma, silo patlaması ya da siloya düşme, servis kazaları nedenlerle işçiler hayatlarını kaybettiler.

• Yine 28 ölüm olan Çimento, Toprak, Cam işkolunda iş cinayetlerinde oransal bir artış göze çarpıyor. Ölüm nedeni olarak özellikle ezilmeler ve trafik kazaları öne çıkıyor.

• Gemi, Tersane, Deniz, Liman işkolunda meydana gelen 47 işçi ölümünün çoğu da deniz/gemi işçileri. Bu ölümlerinde genellikle açık denizde meydana geldiğini belirtelim. Fırtınalı havada çalıştırma, aşırı-yoğun-fazla çalıştırma ve gemilerin bakımlarının ve denetimlerinin yapılmaması/aksatılması başlıca ölüm nedenleri.

• İş cinayetlerinde 5 maden mühendisi, 4 makine mühendisi, 3 gemi makine mühendisi, 2 kimya mühendisi, 2 uçuş mühendisi, 1 harita mühendisi, 1 metalurji ve malzeme mühendisi, 1 su ürünleri yüksek mühendisi, 1 mimar ve 1 iş güvenliği uzmanı da hayatını kaybetti.

Mühendislerin iş cinayetlerinde hayatını kaybetmesi son yıllarda gittikçe artıyor. Özellikle genç mühendisler işyerlerinde alınmayan önlemler nedeniyle hayatını kaybediyor. Yaşanan iş cinayetleri sonrası asıl yargılanması gereken, asıl suçlu olan patronların yerine mühendislerin cezalandırılması ya da gözaltına alınması da rutin haline geldi. Ancak geçtiğimiz günlerde Cengiz İnşaata ait Siirt Eti Bakır madeninde hayatını kaybeden iki genç maden mühendisi, bilirkişiler tarafından hazırlanan raporda asli kusurlu olarak suçlandı.

2023 yılında iş cinayetlerinin sektörlere göre dağılımı şöyle:

Sanayi sektöründe 634 işçi, Hizmet sektöründe 534 işçi, İnşaat sektöründe 393 işçi ve Tarım sektöründe 371 işçi hayatını kaybetti… (Taşımacılık işkolundaki 221 iş cinayetinin 163’ünü sanayi ve 58’ini hizmet; işkolunu bilmediğimiz 61 iş cinayetinin 54’ünü sanayi, 4’ünü inşaat ve 3’ünü hizmet sektörüne dağıttık)

• Sanayi işkollarındaki ölümler ilk iki sırada olmasa da sanayinin çok farklı işkollarında (maden, metal, enerji, tekstil, kimya, gıda, tersane, çimento, ağaç, sanayi taşımacılığı vd.) olduğu gerçeğinin altını çizmek gerekiyor. Aslında bu işkollarının toplamını aldığımızda “sektörel olarak en fazla ölüm sanayide” meydana geliyor.

• Benzer bir durum farklı işkollarına yayılan (konaklama, sağlık, ticaret/büro/eğitim, belediye/genel işler, basın, banka, iletişim, hizmet taşımacılığı) hizmet sektörü içinde geçerlidir.

• Sanayi ve hizmet sektöründe sendikasızlaştırmanın sonuçlarının ortaya çıktığı ve genç işçi ölümlerinin yoğunlaştığını görülüyor.

2023 yılında iş cinayetlerinin nedenlerine göre dağılımı şöyle:

Trafik, Servis Kazası nedeniyle 444 işçi; Ezilme, Göçük nedeniyle 291 işçi; Yüksekten Düşme nedeniyle 259 işçi; Kalp Krizi, Beyin Kanaması nedeniyle 218 işçi; Deprem nedeniyle 158 işçi; Elektrik Çarpması nedeniyle 105 işçi; Şiddet nedeniyle 85 işçi; Patlama, Yanma nedeniyle 80 işçi; Zehirlenme, Boğulma nedeniyle 64 işçi; İntihar nedeniyle 64 işçi; Nesne Çarpması, Düşmesi nedeniyle 35 işçi; Kesilme, Kopma nedeniyle 17 işçi; Diğer nedenlerden dolayı 112 işçi hayatını kaybetti. .

Raporda iş kollarına ilişkin iş cinayetlerinin nedenlerine de yer verildi.

• İş cinayetlerinin bir numaralı nedeni trafik, servis kazaları. Ancak bu ölümler iş cinayeti olarak değil trafik kazası olarak görülüyor. Oysa tır, kamyon, otobüs, servis minibüsü, taksi şoförleri, moto kuryeler uzun çalışma saatlerinde ve neredeyse dönüşümsüz çalışmaktalar. Diğer yandan araçların yeterli bakımı yapılmıyor ve eski araçlar kullanılıyor, yol aydınlatması veya düzenlemelerinde sorunlar var, iş yetiştirme baskısı cabası vb. Şoför ölümleri bir iş cinayetidir, yine servislerde birçok işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmektedir. Ayrıca trafik kazaları birçok yurttaşında ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu için bir halk sağlığı sorunudur.

• Sanayi işkollarında iş cinayetlerinin oransal olarak artışı ile birlikte ezilme, patlama, yanma, elektrik çarpması, zehirlenme vb. ölüm nedenlerinde de gözle görülür bir yaygınlaşma mevcut. Bu noktada İstanbul, Kocaeli, İzmir, Manisa, Bursa, Ankara, Tekirdağ, Sakarya, Gaziantep, Samsun, Konya, Adana, Denizli, Samsun gibi şehirlerde endüstriyel kazalar olarak adlandırılan iş cinayetleri öne çıkıyor.

• Sağlık ve eğitim emekçilerine yönelik işyerlerinde yaygın bir şiddet yaşanıyor. Bu noktada yapılan eylemlerde çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve gerekli önlemlerin alınması talepleri öne çıkıyor. Ancak yaygın şiddet sadece bu iki işkolunda sınırlı değil, hizmet sektörünün farklı alanlarında (eğlence, belediye, taşımacılık, büro, özel güvenlik, basın vd.) ortaklaşan bir sorun.

• Ekonomik kriz, mobbing ve fazla çalışmaya bağlı işçi intiharları devam etmektedir. Özellikle geçinemeyen işçilerin banka ve tefecilerden aldıkları borçları geri ödeyememeleri sonucu yapılan baskılar bu intiharların önemli bir nedeni. Yine genç işçi, işsizlerin güvencesizleştirme kıskacında geleceksizleştirilmeleri intiharların diğer önemli nedeni.

• Aşırı-yoğun-fazla-sağlıksız çalışmaya, beslenme-barınma-yaşam koşullarına bağlı kalp krizi ve beyin kanaması gibi ani işyeri ölümleri de (ilk yardımlarında yetersizliğini vurgulayalım) artarak sürüyor. Bu ölümler taşımacılık, tarım, büro, eğitim, belediye gibi işkollarından tüm işkollarına yaygınlaşırken yaş ortalaması da giderek düşüyor.

2023 Yılına Damga Vuran Ölüm Nedeni: Sıcakta ve Rüzgarlı/fırtınalı Havada Çalış(tır)ma

Dünya çapında bu yaz sıcaklık rekorları kırıldı. Televizyondan devlet yetkilileri “işiniz yoksa öğle saatlerinde dışarı çıkmayın, bol sıvı alın, güneşte kalmayın” uyarıları yapmak dışında bir önlem almadı. İşçiler tarlalarda, yollarda, inşaatlarda, elektrik direklerinde, tersanelerde, bürolarda… 40-50 derece hissedilen sıcaklıklarda çalışmaya devam ettiler. İzmir’de kadın PTT işçisi arkadaşımız Berran Özen Kırmızıgül öğle sıcağında dağıtım yaparken beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetti. Osmaniye’de enerji işçisi arkadaşımız Erdem Ezgi çalışırken kalp krizi geçirdi. Sıcakta çalıştırmanın işçilerin ölümüne neden olmasının diğer yönü de özellikle tarım işçilerinin serinlemek için girdikleri gölet ve kanallarda boğularak hayatlarını kaybetmeleri oldu. Yine kapalı ortamlarda ve kalabalık bir biçimde çalışmak da sorunun başka bir yönü tabii ki..

Sonbahar ve kış aylarında ise meteoroloji uzmanları belli günlerde yoğun yağış ve fırtına olacağı (meteorolojik uyarı), dışarı gerekmedikçe çıkılmaması ve önlem alınması gerektiği uyarılarında bulundu. Ancak Covid-19 salgınında veya aşırı sıcak havalarda olduğu gibi ‘çalışmak zorunda olan’ milyonlarca işçiyle ilgili bir önlem alınmadı. İnşaat-yol-belediye işçileri, moto kuryeler, sayaç okuma işçileri, kargo çalışanları başta olmak üzere binlerce işçi bina üzerinde, kule vinçlerde, sokakta, motosiklet üzerinde çalışmak zorunda kaldı. Rüzgâr nedeniyle düşen inşaat işçisi (Orhan Çağlıbaygil) ve belediye işçisi (Tayfun Başlı) ile üzerine aydınlatma direği devrilen bir moto kurye (Muhammed Ela) hayatını kaybetti. Keza fırtınalı havaya rağmen sefere çıkarılan Kafkametler gemisinin batması sonucu 12 gemi işçisi arkadaşımızı Cemal Turan, Hıfzı Tarhan, Berke Çamurtaş, Veli Özel, Göksel Özel, Tamer Özer, İsmail Kaptan, Satılmış Uslu, Mustafa Nacar, Cüneyt Aygen, Ömer Hebip ve Metin Usta yaşamını yitirdi.

Deprem Ve İş Cinayetleri

6 Şubat 2023’te saat 04.17’de Pazarcık’ta 7,7 ve saat 13.24’te Elbistan’da 7,6 büyüklüğünde on bir şehrimizi (Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Malatya, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Şanlıurfa, Kilis ve Elazığ) etkileyen iki deprem meydana geldi. Devamında da artçı depremler azalarak da olsa hala devam ediyor. Şu ana kadar resmi verilere göre elli binin üzerinde kişi hayatını kaybetti, yüzbinlerce kişi yaralandı ve yüzlerce kayıp insanımız var.

Bu noktada depremde ölenlerden kimlerin iş cinayeti kapsamına girdiğini belirtmek gerekir. Deprem esnasında işyerinde ya da patronun talimatıyla bölgede olan (geçici görevlendirme, seminer vb. faaliyetler nedeniyle) bütün işçilerin ölümü iş cinayeti (resmi terimle iş kazası) kapsamına girer. Yine bazı hastanelerin veya belli bölümlerinin yıkıldığını biliyoruz. Ayrıca yıkılan otel, lokanta, oto tamir, belediye, genel işler vb. işyerleri var. Buralarda gece vardiyasında çalışırken hayatını kaybeden tüm işçiler de yine bölgedeki otellerde eğitim seminerleri ve geçici görevlendirme ile kalırken hayatını kaybeden işçi arkadaşlarımız da iş cinayetleri kapsamındadır.

Öncelikle belirtmemiz gerekiyor. Depremde birçok işçi arkadaşımız (evde veya iş cinayeti kapsamında) hayatını kaybetti. Kalanlar yakınlarını kaybetti, evleri yıkıldı ve bu sürecin tüm psikolojik yüküyle karşı karşıyalar. Diğer yandan da geleceksizlik, güvencesizlik… içinde bir hayat sürdürülmeye çalışılıyor. Bunlara ilaveten depremi takip eden günlerde “işe gelmeyen işçilerin işten çıkarılması”, “depremde hasar alan işyerlerinde üretime devam edilmesi”, “çalışma baskısı” gibi birçok uygulama ile de karşılaştık.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla çoğunluğu hastanelerin ve otellerin çökmesi nedeniyle 158 işçi deprem esnasında hayatını kaybetmiştir. Ancak deprem o kadar yıkıcıydı ki devlet dışında hiçbir kurumun araştırmaları ile ölen işçilerin gerçek sayısının öğrenilebilmesi mümkün değildir. Bu yüzden emekten yana olan milletvekillerinin TBMM’de konu ile ilgili önerge vermesi (bir ihtimal cevap verilirse) önemlidir.

Devamını Oku

Filistin-İsrail Savaşı Bölgesel Savaşa Dönüşür Mü ?

Filistin-İsrail Savaşı Bölgesel Savaşa Dönüşür Mü ?

9.Ocak.2024 10:22, I Güncelleme:9 Ocak 2024 10:22

9.01.2024 10:22, I Güncelleme:9 Ocak 2024 10:22

Yeni yılın ilk haftasına sığdırılan üç önemli gelişme bu soruyu, tüm yakıcılığıyla, bir kez daha gündeme getirdi.

Bu gelişmelerden ilki, siyonist İsrail’in en iyi bildiği iş olarak suikastlara başvurması oldu.

Siyonist İsrail, yılın 2. günü, Lübnan’da Hamas yöneticilerinden Salih el Aruri’yi, Beyrut’taki bürosunda insansız bir hava aracı saldırısıyla öldürdü. Diken üstündeki Lübnan, bu suikastla birlikte savaşın kıyısına iyice yaklaşmış oldu. Lübnan Hizbullah’ı bu saldırıyı yanıtsız bırakmayacağını net ifadelerle ortaya koydu.

Gerekçe net ve anlaşılabilir: “Bu büyüklükte bir ihlale sessiz kalamayız çünkü bu tüm Lübnan’ın saldırıya açık hale gelmesi demektir… bu ihlal konusunda sessiz kalmanın yaratacağı bozulma ve çürüme karşı tepkinin yaratacağı zarardan çok daha fazladır.”

İkinci gelişme Irak’ta meydana geldi.

ABD, 4 Ocak’ta Irak’ta Haşd-i Şabi bünyesindeki en-Nüceba hareketi lideri Müştak Talib es-Saidi’yi hedef alarak öldürdü. Bu suikast, Filistin-İsrail savaşının başından beri ABD’nin Irak ve Suriye’deki üslerine yönelik artan saldırılara yeni bir ivme kattı. Haşd-i Şabi liderliği, bu suikastın intikamının mutlaka alınacağını açıkladı.

Irak’ta taşlar bir kez daha yerinden oynamaya başladı. Irak Başbakanı, ABD öncülüğündeki “Koalisyon Güçleri”nin Irak’ta yapacak işlerinin kalmadığını ve Irak’tan çekilmelerini planlayacak bir komite kurulacağını açıkladı.

Irak hükümeti ABD ve etrafında çakallar sürüsü gibi dolanan “Koalisyon güçleri”ni kovma güç ve iradesini gösterecek mi; bilemeyiz. Çünkü Irak’ta ABD işbirlikçisi, hatırı sayılır güçler var ve bu işbirlikçi güçlerin bu açıklamaya karşı ne yapacaklar henüz belli değil. Yine de şunu söylemekte hiç sakınca yok: ABD ve müttefikleri her durumda Irak’ta ateş altında olacaklar.

Üçüncü önemli gelişme İran’da, Kasım Süleymani’yi anma töreni sırasında Kirman kentinde meydana geldi. ABD’nin kurup beslediği, halihazırda Irak-Suriye-Ürdün sınırı üçgeninde kurulu Al-Tanf üssünde koruduğu IŞİD adlı katil sürülerinin üstlendiği bombalı eylemle yüzün üzerinde insan öldürüldü. IŞİD adlı katil sürülerinin ABD-Türkiye tarafından kontrol edildiği; ihtiyaç durumunda bu iki devlet tarafından harekete geçirilip kullanıldıklarından şüphe yok.

İran, bu katliamdan sonra, çok kez tanık olduğumuz gibi, “intikam bayrağı”nı yükseltti. Ancak bunun, İran’ın doğrudan savaşa müdahil olacağı anlamına geldiğini sanmıyoruz. İran, doğrudan bir savaşla yüz yüze gelmedikçe herhangi bir devlete karşı savaş açmaktan uzak duruyor. Fakat bunun yerine, üzerinde etkili olduğu güç ve örgütleri İsrail ve ABD’ye karşı çok daha güçlü biçimde destekleyecek ve saldırı için çok daha fazla teşvik edecektir.

Bu üç gelişmeye, Yemen’de Husi güçlerin Filistin devrimine destek için Bab-El Mendep boğazından İsrail’e giden her türlü gemi geçişlerini kapatması; ABD’nin buna müdahale için bir “koalisyon” kurması ve saldırı hazırlıklarına başlamasını da eklemek gerek. Husi’lerin eyleminin sadece ABD’nin değil bütün emperyalist devletlerin canını yaktığı ortada. Bölgesel bir savaşın potansiyel yayılma noktalarından biri de burası.

Siyonist İsrail’in Filistin devrimci güçlerine ve Filistin devrimine karşı mutlak bir “zafer” kazanması durumunda savaşın bölgeye yayılmasına kesin gözüyle bakılmalı. Zira, “zafer” kazanmış bir İsrail’in sonraki ilk hedefinin Lübnan, ikinci hedefinin ise Suriye olacağı tartışma götürmez.

Buna karşılık, İsrail’in Filistin devrimi karşısında ağır bir yenilgiye uğraması, başta ABD olmak üzere, bütün emperyalist devletlerin Ortadoğu hegemonyasını sarsacaktır. İsrail, öncelikle ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakoludur ve bu karakolun yıkımına ABD’nin sessiz kalacağını düşünmemeli. ABD emperyalizmi önemli bir savaş gücünü Akdeniz’e taşıyarak bunun mesajını çok açık biçimde verdi.

Ancak ABD ve dolayısıyla İsrail’in; önden giden bu iki saldırgan güçle birlikte diğer emperyalistlerin önünde duran, bir anlamda ellerini kollarını bağlayan engeller de var. Ukrayna-Rusya savaşı bunların başında geliyor. Lugansk ve Donesk Halk Cumhuriyetleriyle birlikte Rusya’yı da parçalayıp ortadan kaldırmak için Ukrayna’yı Rusya’ya saldırtan emperyalistler şimdi bu cephede sıkışmış vaziyetteler. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olacakları ortaya çıkmaya başladı; bütün emareler bu yönde.

Bu saldırganların önündeki bir başka önemli engel, dünya halklarının “kendi” emperyalist hükümetlerine karşı Filistin devrimine verdikleri muazzam destektir. Aylardır, milyonlar halindeki kitlelerin verdikleri bu destek o kadar açık ki, üzerinde durmaya gerek yok. Şu kadarını söylemekle yetinelim: Dünyadaki devrimci durum nedeniyle hiçbir emperyalist hükümet yarınından emin değildir. Hepsi diken üstünde ve hepsi, daha önce hiç olmadığı kadar, kendi halklarının “sessiz”ce boyun eğmelerine ihtiyaç duyuyorlar. Ama durum tam tersi. Dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları “kendi” hükümetlerine karşı tarihte eşine az rastlanır bir hareketlilik içinde.

Siyonist İsrail’in Filistin devrimi karşısında uğrayacağı bir hezimetin savaşın, az-çok uzun bir süre için, bölgeye yayılmasını önleyeceğini düşünmek için çok neden var. ama sadece bu değil. İsrail’in tümden yıkılmasıyla sonuçlanmasa bile, İsrail’in ağır bir yenilgisi, emperyalist egemenliğe ağır bir darbe vuracağı gibi dünya devrimine de büyük bir ivme katacaktır.

Tersi de doğru. Bu saldırgan gücün Filistin topraklarında olası bir zaferi, savaşı, kaçınılmaz biçimde önce Lübnan’a, arkasından Suriye’ye ve belki de Irak’a taşıyacak.

Ama sonuç ne olursa olsun, dünyada devrimci durum olgunlaşmaya devam edecek, koşullar bir toplumsal devrim için, hiç olmadığı kadar uygun hale gelecek.

Devamını Oku