DOLAR 31,3677 0.42%
EURO 34,0595 0.51%
ALTIN 2.101,432,38
BITCOIN %
İstanbul

KAPALI

13:21

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Gezi NOTLARI: KAZBEKİ DAĞI-GÜRCİSTAN
448 okunma

Gezi NOTLARI: KAZBEKİ DAĞI-GÜRCİSTAN

4.Kasım.2023 22:06, I Güncelleme:4 Kasım 2023 22:21

Gezi NOTLARI: KAZBEKİ DAĞI-GÜRCİSTAN

Yayınlama:4.11.2023 22:06,

Güncelleme:4 Kasım 2023 22:21

Geçen hafta, Gürcistan’a giderken uğrayıp gezdiğim Sümela Manastırını anlatmıştım. O zaman “neden gezinin devamını da anlatymıyorum?” dedim. Bulutların gizlediği, rüzgarı dinmeyen, dev beyaz kubbeye benzeyen, geniş buzulları geçerek ulaştığımız, Kafkaslar’ın kalbi Kazbek’e doğru yola çıkış hikayemi anlatacağım bu yazıda. Kendi masalımın, yol hikayemin kahramanı olmak beni mutlu ediyor. Ola ki kahramanı olduğunuz bir hikayede siz yazmak isterseniz, yolunuza ışık olsun. Sönmüş bir yanardağ olan dağımız birçok dağcının hayallerini süsleyen oldukça zorlu bir dağ. Rusça adı Gora Kazbek, Gürcüce Mkinvari olan, 5.054 metre yüksekliğinde ki dağ, insana kendini Heidi gibi hissettiren yemyeşil çayırları ile çok güzel bir bitki örtüsüne doyumsuz bir manzaraya sahip.

Puşkin ve Lermontov’un şiirlerine konu olmuş, büyüleyici bir dağ. İlk 1868 yılında tırmanılmış bu dağa. Okuduğum bir kaynakta ilk tırmanışı yapan gruptaki avukat-dağcı İngiliz Dougla W. Freshfield “Kafkas ve Başarı Seyahati” isimli, bir de kitap yayınlamış. Yükseklik korkum yok, tırmanmayı seviyorum, kondisyonum da fena değil. Ama soğuk, kar, buzul…işte bunlarla pek aram yok. Dayanamadığım nokta bu. 3932 m Kaçkar Dağı, 4058 m Süphan Dağı, 3425 m Küçük Demirkazık, 2448 m Düldül Dağı, 3917 m Erciyes Dağı, 3756 Büyük Demirkazık 2957 Işık Dağı, 2365 m Antalya Tahtalı Dağı(kış tırmanışı) ve 3588 m Alaca zirvelerini yapmış biriyim. Dağcılık Federasyonu’ndan lisansım da var. Ama benim ki amatörce. Deneyimlemekten keyif aldığım bir faaliyet olarak gördüğüm için dağcıyım demek iddialı olur. Ama yedi yıl önce atıldığım serüvenim de yapabildiklerim bu kadar. Bunları neden anlattım? Her yaz sonu “bu iş bitti, dağcılıkta geleceğim nokta işte bu kadar” dedikten sonra, daha iyisinin önüme gelmesi ve yeni gelen yazda, kendimi yine bir dağa tırmanırken bulmam, inanılır gibi değil. Dönelim Kazbek maceramıza. Bazılarına çılgınca gelse de, uçak bileti gidiş-dönüş 7.000 lira olunca, arabayla gitmek ve üç kişi bunu paylaşmak bize daha mantıklı göründü. Ankara’dan otuz saatlik yolculuğu göze alıp atladık arabaya. Üç şoför olunca, araba hiç durmadı. Sırayla sürdük, uyuduk ve hızlı bir şekilde yol aldık. Hem yol üzerinde birçok yeri de gezme şansımız oldu. Gürcistan’a Sarp sınır kapısından geçtik. Sınırı geçmeden Hopa’da yemek molası verdik. Sevdiklerimizi arayıp telefonumuzu uçak moduna aldık. Ben arabayla geçerken iki arkadaşım sınırı yaya olarak içeriden geçtiler. Arabada sadece arabanın sahibi bulunuyor kalan yolcular, yürüyerek bireysel olarak geçiyor sınırı. Vize istemiyor, pasaportunuz varsa yanınıza alın büyük kolaylık. Kimlik ile geçerseniz bir beyan doldurmanız gerekiyor.
Bir de arabanıza mutlaka sigorta yaptırın, yoksa 100 Lari para cezası var bu da bizim paramızla yaklaşık 800 lira yapıyor. Ne yazık ki paramız her yerde olduğu gibi burada da oldukça değer kaybetmiş, bir Lari yaklaşık sekiz lira yapıyordu biz geçtiğimizde. Arabayı doğru düzgün aramadılar, neye göre olduğunu bilmiyorum bazılarını didik didik ettiler bana geçin diye işaret ettiler. Belki bagajın tıka basa dağcılık malzemeleri ile yüklü olması gözlerini korkutmuştur. Sınırı geçer geçmez aramızdan bir arkadaş 200 lira gibi bir masrafla Gürcistan hattı aldı. Sınırda bulunan Türk Çay Ocağı’nı işleten Elif hanım bu konuda bize yardımcı oldu. En iyi çeken Geocell dediler ama biz başka hat aldık o da gayet iyi iş gördü. Burada aynı zamanda dolar ya da Lari alma şansınız var. Türk parası ile dolaşmayın, zira şehirde döviz büroları TL kabul etmiyor.


Biraz dinlenip, birer çay içtikten sonra yolumuza devam ettik. Yaklaşık 6 saatlik yolumuz vardı Tiflis’e ve sabah uçakla gelecek arkadaşımızı havaalanından alacaktık Tiflis havaalanına gelince, elimizi yüzümüzü yıkayıp, üstümüzü değiştirdik. Avrupa’daki gibi buranın havaalanları da hayatı kolaylaştıran türdendi. Rahatlıkla girebiliyorsun, arama tarama yok. Wifi var, koltuklarda uyuma, telefonunu şarj etme şansı var.

Tiflis’e ilk kez geliyorduk ve planımız yoktu. Plan daha çok Kazbek üzerine kuruluydu. Harika bir parkın kıyısında, bir kafe gördük. Yemyeşil park meğerse oranın aynı zamanda bit pazarı gibi bir şeyiymiş. Eski eşyalar, antikalar yanında, ressamlar tablolarını, kadınlar el işi ürünlerini satıyorlar. Kafe oldukça şık döşenmiş, piyano ve keman çalan bir bey bize canlı müzik yaparken hem kahvaltı yaptık hem dans ettik hem de gezimizi planladık. Yemek ve toplantımız bitince de parkın içine kurulmaya başlamış pazarı gezdik. Klasik olarak hemen bir magnet aldım, evdeki koleksiyonuma katmak üzere.

Aslında burada hayat pahalı değil ama bizim paramızla her yer, her şey pahalı oluyor maalesef. 4 Lari çay a Lira’ya çevirince 30 lira oluyor, dört kişi 132 Lari kahvaltı normal ama bizim paramızla 1000 lirayı buluyor. Bu oldukça moral bozucu.

Kazbek Köyü şimdiki adıyla Stepantsminda’yla Tiflis arası 220 km ama dört saati buluyor çünkü oldukça virajlı bir yol. Stepantsminda Rus sınırına 10 km diye duydum sanırım bu nedenle tıpkı Hopa’daki gibi uzun tır kuyruklarının yanından geçiyoruz. Yolun dar oluşu, ağır araçların önüne çıkışı, çift yön oluşu ve kıvrılarak yükselmesi yolculuğun çok zaman almasına neden oluyor. Aman burayı gece geçmeye kalkışmayın. Yol boyu aracı ben sürdüğüm için söylüyorum oldukça dikkat gerektiren bir güzergah.

Yol üzerinde dikkatimizi çeken noktalar oldu. Onları gezme işini dönüşe bırakarak tamamen tırmanışa odaklandık. Saat 15.00 civarı geldik Kazbek Köyü’ne. Bir ana cadde üzerinde toplanmış küçük bir yer. Aradığınız her şeyi bu cadde üzerinde. Hareketli, küçük bir kasaba. Caddenin iki yanına dağılmış yerleşim yerlerinde, gesthause dedikleri pansiyonlar, moteller bulmak mümkün. Anladığım kadarıyla buranın gelirinin büyük bölümü, turizmden geliyor. Kazbek Dağı tırmanışı, trekking ve kayak gibi sporlar ve Gergeti Kilisesi’nin sağladığı turist ziyaretleri büyük bir gelir kapısı. Öyle güzel bir doğayla çevrili ki, tepede kilise, özellikle gece ışıklandırması ile şahane görünüyor.

Dağlar, sis, derken iklim bir anda polar giyecek kıvama geldi. Lojistik destek alacağımız firmayı bulup görüşmeye gittik. Planlamamızı bitirip, ihtiyaçlarımızı alıp 1. kamp alanına çıkmaktı ilk gayemiz.
Bu işlerde buranın bir numarası imiş bulduğumuz firma. 4×4 arazi araçları ile bizi Gergeti Kilisesinin oradaki kamp alanına bırakacaklar, ertesi gün atlar gelip yükümüzü alıp 2. kamp alanı olan Meteo kamp alanına taşıyacak, biz de 9 km’lik yolu yürüyerek ulaşacaktık. Tırmanış sonunda atlar yükü alıp büroya kadar indirecek, biz yine yürüyerek Kiliseye 1. kamp alanına ineceğiz, oradan da araba gelip bizi kasabaya indirecek. Tüm bu hizmetlerin karşılığıda 960 Lari (10.680 lira) ödedik. Kişi başı 2.500 lira. Ödemeleri yapıp saatler ve tarihler üzerine anlaştıktan sonra markete girip alışveriş yaptık ve araç bizi 1. kamp alanına çıkardı. “Şöyle bir dağ başında
oturup rüzgarlar
ortasında,
İstiyorum keyfimce
bir çoban türküsü
çağırayım.” Turgut UYAR Öyle de yaptım. Çoban türküsü değildi belki ama türküydü işte. Sis ve rüzgarın içinde, dağın başında. Kazbek Köyü’nden bizi alan araç oldukça taşlı ve engebeli bir yola sapana kadar, gayet düzgün bir yolda yolculuk yapıyorduk. Yolun girişi kapatılmıştı ve gelen her araç orman yoluna yönlendiriliyordu. O yolu sadece ve sadece arazi aracı kiralamamız için kapatmış olduklarına yemin ederim ama kanıtlayamam. Direksiyonu ters yönde, Sovyet zamanlarını çağrıştıran bu yüksek minibüslerden oluşan bir taksi filosu da var. Yani sadece kiliseyi gezmeye gelmiş bir turist iseniz bu taksilerle anlaşıp, engebeli orman yolunu geçiyorsunuz.
Biz taksi değil lojistik firmasının aracıyla ulaştık. Harika bir orman dokusunda 20-25 dakikalık bir yolculuk ile Gergeti Kilisesi’nin bulunduğu 1. kamp alanına geldiğimizde saatler 17.00’yi gösteriyordu. Sisin sardığı tepeler, yemyeşil otlaklarda yayılan inekler, koyunlar, atlar ve tepede tüm ihtişamı ile Gergeti Kilisesi (Gergeti Trinty Church). Manzara büyüleyici. Çadırları kurduktan sonra kiliseyi gezmeye çıkıyoruz. Dağların arasına sıkışmış harika bir Stepantsminda manzarası açılıyor sislerin arasından. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Burası çok güçlü, dua edilen yer olarak kabul ediliyor. İnsanlar buraya hastalıklarından kurtulmak için geliyorlarmış. O kadar eski bir kilise ki kim bilir hangi acılara yardım etmiştir. Kiliseye çıkan yolun başında, kutsal kabul edilen su kaynağı var. Çeşme herkese açık. Minik bir otopark, kilise ile ilgili satış yeri, tuvalet bulunuyor. Hafif bir yokuşu tırmanarak kiliseye vardığımızda yapı insanı hem bulunduğu yer hem mimarisi ile büyülüyor adeta. Kazbek Köyü (Stepantsminda)’nden buraya trekking yaparak gelinen bir güzergahta bulunuyor. Çok sayıda ziyaretçinin bir kısmı bu yolu kullanıyor. Sabah kalktığımızda, kahvaltımızı yapıp çadırları topladık. On kişilik İranlı bir grupla karşılaştık. Anlaştığımız gibi atlarımız saat sekizde hazırdı. Ama İranlı grubun atları gelmemişti. Türkçe bilen iki kişi vardı aralarında, İngilizce bilmedikleri için, bizden şirketi aramamızı istediler. Onlara yardım etmek için dokuza kadar oyalandık. Bizim atlar yükü alıp yola çıkmıştı çoktan.
Derken 9 km’lik etaba başladık. Meteo kampına geldiğimizde 1500 metre yükselmiş olacaktık.

Yol boyu kekikler, papatyalar arasında yürüdük. Karadeniz’in zengin dokusunu aratmıyordu. Çiçeklerin çoğu tanıdıktı, yabanda tanıdık bir doğa bir tek bende mi değişik duygular uyandırıyor acaba?

Bizim gibi tırmanan ya da tırmanmadan dönen gruplarla karşılaşıyoruz. Burası aynı zamanda kayak merkezine kadar trekking yapanların da rotası. 2900’ler de haçın orada bir mola verdikten sonra yeniden tırmanışa geçtik. Karların eriyen suları ile coşan dereler yerini bazen şelalelere bırakıyor. Sis arada yoğunlaşıyor sonra güneş yüzünü gösteriyor. Her şekilde hava yükseldikçe soğuyordu Derken buzula geldik. Önce dolu başladı, ardından gök gürültülü sağnağa çevirdi. Çatlakların yer aldığı buzulu dikkatlice ve sırılsıklam olarak geçtik. Sonunda meteoroloji kampının binası göründü. Yukarıda bulunan kafeye attık kendimizi, sobanın başına geçip kupalarda çayımızı yudumlamaya başladık. Çok yorulmuş, çok üşümüştük. Hostel müşterisi olmadığımız için içeride fazla kalmamıza izin vermeyen suratsız kıza parasını ödeyip çıktık. Oysa içerisi bomboştu ve orada soba başında oturmamızın kimseye bir zararı yoktu Eşyalarımızı almak için gittiğimizde bizi kötü bir sürpriz bekliyordu. Yol boyu yağmurda geldiği yetmezmiş gibi, bir de çatı akarının altına koymuşlar tüm çantaları. Özellikle de benim çantam en kötü durumda olanıydı. Her şeyimiz ıslanmıştı. Üstümü değiştirme hayali de suya düşmüştü. Her şey gibi o da ıslanmıştı.
Çadırı kurup yarı ıslak yarı kuru uyku tulumu içinde doğrusu uyumak pek mümkün değildi yine de uyuduk. Hatta akşam yemeği bile yemeden uyuduk.


Planımız gece iki gibi tırmanışa geçmekti. Diğer gecelere bırakmak istemiyorduk, hava patlaya bilirdi. En ideal hava bu geceyi gösteriyordu. Diğer ülkelerden gelen tırmanışçılar iki gibi tırmanışa başladı. Bir şeyler yemek istedik ama 3700 metrelerde pişirme süresi çok uzuyor. Kısa bir değerlendirme sonrası kuru hiç bir kıyafetim olmadığı için tırmanışa katılmama kararı aldım ve dörde doğru kalan arkadaşlar tırmanışa geçtiklerinde ben hiç çıkmadığım uyku tulumunda uykuya devam ettim.
İnsan o kadar yüksekteyken çok ve garip rüyalar görüyor. Film gibi uzun, anlamlı, ürkütücü. Sanki bilinçaltım temizlik yaptı kamp boyunca. Sabah sekizde uyandığımda güneş pırıl pırıl parlıyordu. Bu dağa gelirken ayakkabı, kıyafet, güneş gözlüğü en sıcak ve koruyanından, en özelinden seçilmeli. Malzeme sağlamsa tadını çıkarırsın. Islak pantolonumu giyip güneşe çıktım. Üzerimde kuruması gerekiyordu. Çadırlarda ne kadar eşya varsa çıkarıp taşların üzerine serdim. Yiyecek içecek kısımlarını düzenledim ve çoğunluğu tırmanışa gittiği için sessiz olan kampı seyrettim. Tek tük dilini bilmediğim ama beden dillerinden yine de anladığım insanları izledim. Etrafımdaki yüksek tepelere, altımızdaki sonsuz boşluğa baktım. Sisle Güneşin dansı arasında öğlene kadar tüm kıyafetler kurumuştu. Kendime bitki çayları yaparak güneşin ve manzaranın tadını çıkardım. Arkadaşlarıma zirve yolundan başarıyla dönmeleri için dua ettim ve yemek hazırladım.
Kampı dolandım. Çadırın birinde rengarenk balonlar asılıydı. Bir başka tarafta sıhhıye çadırı ve hediyelik eşyalar gözüme çarptı. Kampın en uç noktasında bir banka oturup, bulut yığınına baktım. Heidi yine yanımda belirmiş “Bulutlara atlayalım mı?” diyordu. Bir ara çadıra girip uyudum. İnsanın koşmadan, acele etmeden ve vicdan azabı çekmeden zamanı bol keseden kullanması acayip güzel bir deneyimdi. Can sıkıntısı dedikleri bu mu? Arada lazım sanırım. Canı sıkılmalı insanın diyen uzmanları anlıyorum şimdi. Sürekli bir şeyle meşgul olmadan, uyaranlar olmadan, durmak ve sakinlemek aslında… Zirve dostlarımı kabul etmişti. Geri döndüklerinde oldukça yorgundular. Gerçekten büyük bir başarıydı, gözlerim doldu geldiklerinde, gurur duydum onlarla. Yemeğimizi yedikten sonra bu gece hepimiz kuru bir şekilde uyumuştuk.
Sabah güzel bir kahvaltının ardından hosteli işletenlerle vedalaşıp, yüklerimizi atlara verip yeniden yola koyulduk. Artık bizi neyin beklediğini biliyor olmanın psikolojik rahatlığı, başarmanın mutluluğu ile eğlenceli bir iniş olmuştu. Çayımızı kahvemizi içip, fotoğraf çekerek Gergiti kilisesine döndük. Yol boyu papatya ve kekik topladım. Bu mevsimde papatya bulmak hem de en irisinden, armağan gibiydi. Araç gelip bizi alınca kasabaya indik. Ketino’s Guesthouse yerleştik. Kadınların işlettiği, oldukça şık ve temiz yer. Tek kullanımlık diş fırçasına kadar her ihtiyacınız var odalarda. Kahvaltısı da efsane, kesinlikle öneririm.

Odalarımıza yerleşip, ilk işimiz kendimizi sıcak suyun altına atmak oldu. Beşinci günümüzdü, banyo yapmadan geçirdiğimiz. İki günümüz yolda, üç günümüz çadırda, dağda geçmişti.
Akşam üstü kasabayı dolaşıp, sıcak çorba içeceğimiz bir mekanda oturduk. Doğrusu çok iyi gelmişti. Banyo ve sıcak çorba medeniyetin en büyük kriteri bence.
Buralarda hayat sakin, acele etmeden akıyor. Sokakta çocuklar oynuyor, bisiklet sürüyor. Kediler ve köpekler dolaşıyor. Ve kadınlar hayatın çok içinde, her yerindeler.
Ertesi gün nefis bir kahvaltı ile dinlenmiş olarak güne başladık. Yakınlardaki kilise ve doğal güzellikleri gezdik.
Özellikle Sno köyü çok etkileyiciydi. Nemrut’u andıran dev kafa heykelleri, yemyeşil çayırın içine serpiştirilmiş. Bunların arasında, etrafınızda atlar ve eşekler ile dolaşıyorsunuz.
Köyün içine doğru gittiğinizde hemen meydanda bir anıt ve yanında da kilise var. Manastırla birlikte aynı bahçedeki bu kilisenin yanında çok güzel bir tesis yer almakta. Hotel Sno Kazbeki, 4 yıldızlı bir otel. Evcil hayvan kabul ediyor, havaalanından ücretsiz transferi var. Çeşitli aktiviteler ile birlikte buraya en çok kafa dinlemeye gelinir diye düşünüyorum.
Başka konaklama olanakları da var, hostel türü. Küçücük bir yerde bu kadar iyi turizm hizmeti beni şaşırtıyor.
Etrafı geziyoruz, sokaklarında kediler, köpekler, çocuklar ve kadınlar var. Neredeyse sıfır gürültü.
Etrafta hayvanlar ve tarım bahçeleri görüyoruz. Kendi halinde sakin bu yerde fotoğraf çekip, Tiflis’e dönmek için ayrılıyoruz. Dönüş yolu gözümüze kestirdiğimiz her yeri de geziyoruz. Belki başka bir yazıda da bunları anlatırım. Görüşmek üzere hoş ve sağlıklı kalın.

Fatma ÇİÇEK

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP
300x250r
300x250r