DOLAR 31,3677 0.42%
EURO 34,0595 0.51%
ALTIN 2.101,432,38
BITCOIN 1946264-0,32%
İstanbul

KAPALI

13:21

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

14 ekim lubnanin baskenti….
123 okunma

14 ekim lubnanin baskenti….

28.Ekim.2021 16:15, I Güncelleme:2 Kasım 2021 16:45

14 ekim lubnanin baskenti….

Yayınlama:28.10.2021 16:15,

Güncelleme:2 Kasım 2021 16:45

14 Ekim tarihinde, Lübnan’ın başkenti Beyrut’un bir banliyösünde silahsız bir protestonun keskin nişancılar tarafından saldırıya uğraması sonucu sonucu yedi kişi öldü.

Protesto, geçen yılki korkunç Beyrut limanı patlamasını araştıran yargıcın görevden alınması çağrısı yapmak için düzenlenmişti. Protestocular, soruşturmanın yargıç Tarık Bitar tarafından siyasallaştırıldığını belirtiyorlar.

Cinayetlerden Lübnan’da yaygın olarak sağcı, mezhepçi bir Hıristiyan milis olan “Lübnan Kuvvetleri” sorumlu tutuldu. Sol görüşlü bir gazete olan Al-Akhbar, ertesi sabah ön sayfasında “Lübnan Kuvvetleri” lideri Samir Geagea’yı Hitler’e benzetti.

Protestocular, kurbanlar gibi çoğunlukla Hizbullah ve Emel hareketlerinin destekçileriydi.

Cinayetlere yanıt olarak, Hizbullah ve Emel yanlıları silahlı güçleri ile sokağa inerek, keskin nişancılarla dört saatlik bir silahlı çatışmaya girdiler.

Hizbullah, Şii Müslüman bir siyasi harekettir. Silahlı kanadı, 2000’de İsrail işgal güçlerini Güney Lübnan’dan kovan ve 2006’da İsrail’e ikinci bir yenilgi tattıran direniş güçlerine öncülük etti.

Ancak “Lübnan Kuvvetleri” adlı örgüt, Lübnan iç savaşı sırasında İsrail ile fiilen işbirliği yaptı. “Lübnan Kuvvetleri”, 1982’de İsrail’in Beyrut’a saldırısı ve işgali sırasında İsrail birlikleriyle ittifak halinde hareket ederken, savaşın acı katliamlarından olan Sabra ve Şatila katliamları sırasında diğer aşırı sağ mezhepçi Hıristiyan milislerle birlikte 3.000’den fazla Filistinli mülteciyi katletti.

İsrail askerleri kampları kuşattı, mültecilerin katliamdan kaçmasını engelledi ve hatta kanlı tahribatın ve katliamın devam etmesinin önünü açmak için kampları ateşe verdi.

14 Ekim’de gerçekleşen cinayetler, pek çok kişi için 1975’ten 1990’a kadar süren Lübnan iç savaşını yeniden alevlendirme isteğini çağrıştırdı. Keskin nişancıların protestocuları katlettiği mahalle olan Tayouneh mahallesi, aslında Lübnan iç savaşının başladığı yerle aynıydı.

Nisan 1975’te ”Lübnan Kuvvetleri’nin” öncüsü olan ve Franco’nun faşist Falanj milislerini kendine model alan ve adını oradan alan Falanjistler içinde sivillerin olduğu bir otobüse saldırdı ve 26 Filistinli mülteciyi katletti.

Geagea bugün bir politikacı. Ancak siyasete atılması, Suriye’yi Lübnan’dan çıkaran ABD destekli, sahte 2005 “Sedir Devrimi” sayesinde mümkün oldu. Bundan önce Geagea, rakip bir Hıristiyan politikacıyı öldürmekten suçlu bulunduktan sonra 11 yılını hapiste geçirmişti. Bugün hala “Lübnan Kuvvetleri” örgütünün silahlı adamlarının sadakatini yönettiğine şüphe yok.

Geagea bugün İsrail’in iki bölgesel müttefiki tarafından finanse ediliyor: diktatörlükle yönetilen Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. ABD on yıllardır İsrail yerleşimci kolonisini desteklemek için Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep ediyor.

WikiLeaks tarafından yayınlanan bir ABD büyükelçiliği ile ABD Dışişleri bakanlığı arasında yapılan gizli bir mesajlaşmada, 2008’de Geagea’nın ABD’nin vekil gücü olarak Hizbullah’a karşı Lübnan’da bir savaş başlatmayı teklif ettiğini gösterdi. Gizli diplomatik mesajlaşma şunları aktarıyordu:

Mesajlaşmada Geagea, Washington’un, harekete geçirilebilecek 7.000 ila 10.000 arasında iyi eğitimli “Lübnan Kuvvetleri” savaşçısı olduğunu bildiğinden emin olmak istediğini söyledi. “Hizbullah’a karşı savaşabiliriz” diyerek kendinden emin bir ifadeyle, “Bu savaşçılara silah sağlamak için sadece desteğinize ihtiyacımız var.” ifadeleri yer almaktaydı.

Hizbullah esasen bir Şii milis gücü olmasına rağmen, İsrail’den ve El Kaide ve IŞİD gibi tekfirci teröristlerden gelen silahlı saldırılara karşı ulusun savunucusu rolünü ciddiye alıyor. Lübnan’daki diğer direniş yanlısı Hıristiyan gruplarla ittifak içinde hareket ediyor.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırganlık savaşı sırasında 2006’da Batı Şeria’da Filistin’de yaşıyordum. Çoğunluğu Sünni Müslüman olan Filistinli kitlelerin Hizbullah’a verdiği coşkulu ve açık desteği belirtmemiz gerekiyor.

Son saldırılar göz önüne alındığında Lübnan’ın içinde bulunduğu kırılgan ve hassas durumun kendisi, artan yoksulluk ve işsizlik, ekonomik zorluklar, gıda ve enerji tedarik etmenin çok zorlaşması ciddi bir isyan dalgasını büyütürken, emperyalistler bölge gericiliği ile işbirliği içinde Lübnan’ı kanlı ve yıkıcı, gerici bir iç savaşa sürüklemeye kararlı görünüyor.

Burjuvazinin kesintisiz sürdürdüğü faliyetlerden biri de bu çürümüş kapitalist sistemi durmadan pasta cilayla parlatıp durmasıdır. O bu konuda öylesine ustalaşmıştır ki bir pas yığınını bir sanat eseri olarak satmakta hiç zorlanmaz. Üstelik bunu meta pazarlamayla (reklamcılık vb) sınırlamaz. O bu pasta-cila faaliyetini yaşamın tüm alanlarına ustalıkla yaymış ve tüm alanlarında sürdürmektedir.

Örneğin genç, güzel ve uzun boylu ya da genç yakışıklı ve uzun boylu oyuncuların rol aldığı, sonu bir türlü gelmeyen, olay ufku belirsiz karadelik misali zaman ve mekan boyutların yok eden, mantık bağıntılarına ters televizyon dizileriyle duygu dünyamız ve hayal gücümüz sürekli sakatlanıyor. Ekmeğimize el attılar yetmedi, suyumuzu, havamızı zehir ettiler yetmedi; hayal gücümüzü de yok edip sakatlamak istiyorlar. Ve biz daha bunları anlatamadan bir bakıyoruz, insanlar çoktan dizilerdeki o oyuncularla özdeşleşmiş durumda. Üzerine geçirdiği ucuz polyester parçalarına bakmadan ve midesini doldurduğu ucuz makarnaya aldırmadan dizilerde ipek gecelikler giyip açlığını havyarla bastıran tiplemelerle özdeşlik kurabiliyor. Oysa özenilen şey gerçek bile değil. Tek amaç bize “işte hayat bu!” dedirtmek. Burjuvazinin bize satmaya çalıştığı hayal değil, dizilerle bize verdiği şey asla yaşayamayacağımız bir hayata uzaktan imrenerek bakma halidir.

Hepsi bu değil, televizyon dizileri yetmez faşistlerin çevirdiği filmler yetmez, paparazzi soytarılıkları yetmez, yaşam boyunca bize öğretmeye çalıştıkları, adına tuhaf ve tezat bir şekilde eğitim dedikleri planlı cahilleştirme sürecine ilaveten fakülte kürsülerine çökmüş şahsiyetler de daima bu işe karışmakta. Bunların isimlerinin önünde yazan unvanların kalabalığına bakınca, haliyle insan başta bir durup dikkat kesiliyor: ABC Üniversitesi öğretim görevlisi, uluslarası siyaset uzmanı, Ortadoğu ve Kafkasya analisti, terör uzmanı, araştırmacı, gazeteci, yazar ve profesör doktor Dehazade Recai Cingöz. Neyse ki böyle zati şahanelerin daha ilk cümlesi bitmeden insan anlıyor; unvanlarının sayısı beynindeki nöronlardan fazla. Fakat ve yine de bu çapsızlara, burjuvazi milyonlarca dolar vermeye, onlar da bunun hakkını vermek için çalışmaya devam ediyorlar. Yani onlar da kendi cephelerinden sistemin paslı güvertesine pasta-cila çekip duruyorlar.

Başımızı ne yana çevirirsek çevirelim, hiç fark etmiyor, gördüğümüz şey faşist propagandanın sürekli varlığıdır. Bununla sürekli gerçekler ters yüz ediliyor, edilemiyorsa da zorla ya da zoru göstererek kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu zorlamanın esasını ise şu oluşturuluyor: “Sakın ha! Devlet güçlüdür ve siz bunu asla değiştiremezsiniz. Bırakın değiştirmeyi denemeyin bile!”

Bu propaganda, insanlara ekmek vermiyor ama, onlara ekmeğe ulaşma hayali satıyor. Ya da mevcut durumu kabullenme reçeteleri. Televizyon reklamlarında altı marka bezle sarılı ve lüks mamayla beslenen mutlu bebe, huzurlu aile ve müreffeh ülke propagandası, gerçekte ise yoksul aileler, aç bebeler ve marketlerin “özel” raflarında çalınmasınlar diye alarm takılmış bebek mamaları ve çocuk bezleri. O müreffeh ülkeleri ise henüz gören yok!

Bazen bu bir illüzyona benzetilse de hiç alakası yok. İllüzyonda herkes ortada bir numara olduğunu bilir; ama numaranın nasıl yapıldığını bilmez. Örneğimizde ise ortada bir illüzyon yoktur. Her şey kar içindir, kandırılanlar, bunun için kandırıldığını, sömürülenler de bunun için sömürüldüğünü bilir. Hatta bir kısmı bunun nasıl yapıldığını da iyice bir biliyor. Fakat ya karşı çıkacak bir gücün olmadığını düşündüklerinden ya da bunun büyük riskini göze alamadıklarından bir türlü harekete geçmiyorlar. Hal bu olunca da geriye kalan kabullenmek oluyor. Yalnız bu son damlasına kadar gönülsüz bir kabullenmedir. Geçicidir ve ilk fırsatta ayaklanmak için fırsat kolluyordur. Burjuvazinin egemenliği esasen ve hiçbir zaman toplumsal olarak tam olarak kabul görmemiştir. Onun egemenliği zora ya da zora dayalı kabullendirmeye dayanır. Bu sırada verdiği mesaj ise hep aynıdır; “Ben güçlüyüm bunu sakın ola unutayım deme!” oysa ki yaşam sizin emeginizle kazandığınız üç kuruşluk lokmadir! Ve bunu değiştirmek sizin elinizde!

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP
300x250r
300x250r